|
Gani Baba
"Sayın Yolcularımız! Suluova'ya gelmiş bulunuyoruz. Burada yolcu almak için on dakika mola vereceğiz. İhtiyacı olanlar terminalden yararlanabilirler." anonsu, Ali Yüzbaşıyı daldığı alemden uyardı. Amasya'dan çıkalı henüz yirmi dakika olmuştu. Saat sekiz buçuğa geliyordu. Yavaşça yerinden doğrulup, otobüsten indi. İç cebinden samsun paketini çıkarıp bir sigara aldı. Paketi cebine koyup; çakmağını aramaya başladı. Tüm aramalarına rağmen çakmağını bulamıyordu. "Düşürdüm herhalde." diye düşündü. Kibrit alabileceği bir yer ararken, biraz ilerde bastonuna yaslanmış, bankta oturan yaşlı bir adam dikkatini çekti. Yetmişi aşkın yaşına, ağarmış saç ve sakalı, sağ eli paltosunun içinde, dua edercesine kıpırdayan dudakları ile sanki birilerini bekliyordu.
"Selamunaleykum. Amca ateşin var mı?" diye yaklaştı.
Yetmişlik yavaşça başını kaldırıp cevapladı: "Aleykümselam oğul." Elini hareket etmekten korkarcasına yavaşça sağ cebine sokup, eski bir muhtar çakmağını uzattı. "Benzini azalmıştı. Ama işini görür herhal." Ali Yüzbaşı çakmağı alıp, sigarasını yaktı ve uzattı: "Sağol amca."
"Sen de sağol" dedi yetmişlik ve ekledi "İnsanın ateşi kainata yetebilir amma sigara için yine de kibrit lazım, çakmak lazım."
Yolcu şaşırdı. "Ne demek istedin amca, hangi ateşten söz ediyorsun? Anlayamadım."
"Boş ver oğul. Bu, bizim Suluca'nın bir deyişidir. Ne anladıysan odur."
Yolcu yine şaşkın ifade ile sordu:" Amca Suluca burası mı?" Aklına Gani Baba'nın "Amasya'da, Suluca'da, Merzifon'da kime sorsan gösterirler." deyişi gelmişti.
"He, ya. Eskiden buranın adına Suluca derdik. Sonradan Suluova'ya çevirdiler. Ama biz hala Suluca deriz."
Ali Yüzbaşı, -alacağı cevaptan aşağı yukarı emin olmasına rağmen- kendini tutamayıp sordu. "Amca Gani Baba'yı tanır mısın?"
Yetmişlik bir anda doğruldu. Yaslandığı bastonu banka yasladı. Gözlerinin içine bakarak cevapladı. "Tabii oğul. Ne yapacaksın? Ne işin var ki Gani Baba'yla?"
"Amasya'da tanıştık. Buralarda oturduğunu söylemişti."
"Kendisi mi söyledi?"
Yaşlı adamın taaa gözlerinin içine baktığını; Hatta daha derinlere baktığını hissediyordu. Rahatsızlık duymadı.
Cevapladı : "Evet amca. Hatta davet de etti."
"Hımmm. Davet ettiyse gitmen gerek. Davete icabet sünnettir. Hele hele Gani Baba'nın davetiyse............"
"Yeri nerde amca?"
"Arabayla gidersen yirmi dakkada ulaşırsın."
Yolcu endişeyle saatine bakındı. "Amca otobüs kalkmak üzere."
"Oğul!" dedi yaşlı adam, "Önemli olan, biletinde yazan istikamet değil; Senin gideceğin yerdir."
"Sağol amca." dedi ve ekledi: "Adın neydi senin?"
"Adımı mı sordun evlat?" diye cevapladı yaşlı adam. Kısa bir süre duraksadıktan sonra devam etti: "Garip Hafız diye çağırırlar beni buralarda."
Sanki yapayalnızmışcasına, sanki konuşan o değilmişcesine, gözleri yarı kapalı, sağ eli yine paltosunun içinde öylece oturmaya devam etti.
Ali Yüzbaşı biran duraksadı; Sonra, -yaptığı işe kendi de şaşarak- yazıhaneye yöneldi.
Birkaç dakika sonra otobüs hareket ederken; koltuğu boş kalmış Ali Yüzbaşı, adını bilmediği şoföre el sallıyordu.
...........................
Otogardan çıktığında, ilk geçen taksiye işaret etti. Hemen önünde duran arabanın sağ ön kapısını açarak sordu: "Boş musun?"
"Buyur abi." Şoför ön koltuğu işaret ediyordu. Elindeki çantasını arka koltuğa bıraktıktan sonra ön koltuğa yerleşti.
"Gani Baba'ya gidecektim." dedi yavaşça.
"Biraz uzaktır. Hem zaman alır, hemde biraz tutar." diye cevapladı şoför. Yirmibeş yaşlarında, 2-3 günlük sakalı, üzerinde kabanı ile sırım gibi bir Anadolu delikanlısı idi.
Yusuf'un anlatısı:
Valla abicim, bazı şeyleri anlamak mümkün değil. O soğuk kasım günü duraktan çıkmış eve gidiyordum. Esasında hiçbir işim de yoktu. Ama sıkıldığımdan "Şöyle bir dolaşayım." dedim. Garajın önünde biri el kaldırdı, durdum. Elinde büyükçe bir el çantası vardı. Belli ki yabancı idi. Gideceği yeri söylemeden bindi. Üzerinde kalın bir palto, yüzünde çok olay yaşamışlarda olabilecek çizgiler vardı. Hafiften aksıyordu. Ha birde ayaklarında asker postalı vardı. Belli ki askerdi. Kıbrısçılardandı. Son aylarda çok görür olmuştuk.
Çantayı arka koltuğa bıraktıktan sonra ön koltuğa oturdu. Gani Baba'ya gideceğini söyledi. Nerden baksan, on beş- yirmi kilometrelik köy yolu ve yirmi- yirmibeş dakika çeker. Söyledim. "Önemli değil." dedi.
Suluca'yı çıktığımızda hiç konuşmadan bir sıgara yaktı. Bana da tuttu. Öksürtüyor meret. Sıgarayı almadım ama hareketinden cesaret aldım. Sordum: "Bu havada, bu saatte Gani Baba'da ne işiniz vardı?"
Cevabı şaşırılmayacak gibi değildi. "Kendisi davet etti. Yolu da Garip Hafız mıydı neydi adı? İşte, yaşlı bir amca tarif etti."
Şaşırdım beyim. Hemi de çok şaşırdım. Garip Hafız'ı hadi anladım. Gümüşte oturan zaman zaman buralara gelen, hatta Amasya'ya uzanan bir kişi. Bazıları gönül adamı olduğunu söylerler. Ama bu saatte garajda ne işi olabilir ki? Hadi o da bir şey değil. Adamı Gani Baba davet etmiş. Olacak şey değil........ Bizim yolcunun kafadan derdi var herhalde...... Savaşın etkisi, diye düşündüm............................
Feriz'i geçtik. Guluköy'ü geçtik. Deveci uzaktan göründü. Bizim yolcuda çıt yok. Hareketsiz oturmakta. Sanki heykel. Boş gözlerle sabit bakmakta. Sıgarayı tutan elin hareketleri de olmasa cansız olduğuna yemin edebilirdim. Hemen yanı başımda ama sanki başka bir dünyada.
Tersakan'ı geçerken bu dünyaya geri döndü: "Bu ırmağın adı ne?" ve ekledi: "Hep böyle gür mü akar?"
Nihayet konuşma fırsatı doğmuştu. Bizim ocaktaki hoca, seminerlerinde hep söylerdi. "İnsanları anlamanın en iyi yolu konuşturmaktır" diye. Fırsatı kaçırmadım.
"Evet beyim. Bu Tersakan hep terstir ve deli dolu akar. Ladik ten doğar. Havza'yı, Suluca'yı, bu ovayı geçer. Yeşilırmağa dökülür. Tüm ırmaklar, dereler kuzeye, Karadeniz'e doğru akarken, bu bizim ters ırmak denizden kaçarcasına uzaklaşır. Onun için adına Tersakan demişler. Hımmmm....... Tabii sadece akışından değil tersliği. Her kışta sellerle coşar. Önüne geleni alır götürür. Ağaç demez, ev demez, taş demez, kaya demez, adam demez, türbe demez alır götürür. Her sene birkaç can alır. Yeşilırmağ'a döküldüğünde nispeten durgunlaşır. Ama orda da epey Amasyalının canını yakmıştır...... Türbe dedim de aklıma geldi."
Birden dikkatimi çekti. Adamı konuşturacaktım ben konuşur olmuştum. Bir an susmayı düşündüm....... İçimden söyleyene değil söyletene bak düşüncesi geçti, devam ettim.
"Bu Tersakan'ın hemen kenarında yatan bir evliyanın her sene türbesini basardı bu meret. Sanki mübarek herdem mezarından kalkmadan abdest alırcasına, türbesi ırmağın hemen kenarında idi. Aha bu içinden geçtiğimiz Guluköy'lüler de her baskında gider temizlerlerdi. Yine bir kış günü sel geldiğinde köyün yaşlıları türbeyi kurtarmak ve temizlemek için gençleri haydalamışlar. Beş-on kişilik bir grup gitmişler türbeye ki her taraf çamur içinde. İçlerinden aksi birine -on sekiz yirmi yaşlarında Kel Mehmet adında birine- zor gelmiş kış günü çalışmak. Buz gibi havada ıslanarak türbe temizlemek. Başlanmış söylenmeye. "Behey Baba. Bula bula Tersakanın kenarını mı buldun. Her sene bize eziyet etmektesin, türbeni temizletmek için. Kerametin nerde senin?". O hırsla dönmüş arkadaşlarına seslenmiş: "Arkadaşlar! Biz niye bu sıkıntıyı çekiyoruz ki? Hadi gidelim. Kendini Kurtaramayan evliyayı sel götürsün."
Ve cahil gençler Kel Mehmet'in aklına uyup, temizlemeden gitmişler.
Ertesi sabah köyün ak saçlılarından biri hepsini çağırmış ve sormuş: "Dün türbede ne oldu?"
"Ehhmmmm... Kem.... Küm....." den sonra zorunlu açıklamalar ve ceza açıklanmış: "Hemen gidip temizleyeceksiniz."
"Beyim bizim köylerin töresi sıkıdır. Köyün aksaçlı uluları ceza verdiyse itirazsız yapacaksın. İtiraz hakkın yoktur. En ufak bir gönül kırmanda, yaşına başına bakmadan ve dahi kendi atana bırakmadan ele bir alırla ki seni.......... Kılını bile kıpırdatamazsın. Kıpırdatırsan, anan baban yüzüne bakmaz."
Gitmiş bizimkiler türbeye. Temizleyecekler mecburen. Ama şaşırmışlar görünce. Türbe tertemizmiş ve aha bu deli Tersakan elli metre ötede akıyormuş."
.......................
Köy yolundan çıkmış tarlaların arasında gidiyorlardı. Ham topraktaki traktör izlerini takıp ediyorlardı. Uzaktan ben deyim kırk sen de elli söğütlük bir ağaç topluluğuna yönelmişlerdi. Yaklaşınca küçücük sırt sırta yaslanmış iki kulübe dikkatini çekti Ali Yüzbaşının. Merakla sordu: "Gani Baba burda mı yaşar?
"Geldik beyim, burası." diye cevapladı, Yusuf.
Araba ağaçların altında durdu. Misafir önde, Yusuf arkada giriş kapısına doğru yöneldiler. Dört beş sıra briketin yüksekliğinde on beş metrelik duvarın ortasında yaklaşık bir buçuk metre genişlikte bir kapıyı geçip iç avluya girdiler.
Yaşları belli olmayacak kadar eski, üç ulu söğüt ağacının gölgesinde, beşe beş metrelik iki küçük kulübeden soldakinin bacası tütmekte... Sağdakinin kapısının önünde ise, kolları dirseklerine kadar sıvalı, söğütlerden de yaşlı bir adam oturmakta.
"Selamünaleyküm" dedi Ali Yüzbaşı.
"Aleykümselam bey. " cevabı su şırıltısı berraklığındaydı. Adam doğrulup elini uzattı. Ve ekledi: "Buyur beyim. Gani Baba'ya hoş geldiniz."
Yavaşça kenara çekilip kapıyı açtı.
Yüzbaşı ayni anda kapının hemen yanındaki kitabeyi farketti. "Horasan erenlerinden, Pir-i Türkistan'ın talebesi Şeyh Abdulgani hazretleri burada meftundur."
Misafir, şaşırmamasına şaştı. Sanki bilmediği ama gönlünün derinliklerinde hep hissettiği bu duruma, hazırdı. Sessizce içeri kaydı. Ne kapının sesi, ne adımları duyulmuyordu. Loş ışıkların aydınlattığı mezarın önünde ellerini kaldırıp okumaya başladı.
...................
Belki onbeş, belki yirmi dakika sonra çıktığında, asırlar yaşamışcasına dolu; o kadar da yorgundu. Çevre duvarına kadar yürüdü. Duvardan dışarı baktığında, beş altı metrelik yükseklikten yerdeki çakıl taşlarını, ağaç köklerini görülüyordu. Dalgın; seyretmeye başladı. Bir taş atımı uzakta Tersakan tüm deliliği ve tersliği ile akmaya devam ediyordu.
Yaşlı adamın kendisini takıp ettiğini ancak kulağının hemen dibinde duyduğu sesten anlayabildi. "Beyim! Irmak eskiden buradan akıyordu. Baktığın yer ırmağın eski yatağıdır. Şimdi tehey orada akmakta. Yarın nereden akacağını kim bilir. İnsanoğlu da öyle değil mi?"
Ali yüzbaşı cevap vermedi. Sağ eli alnına biraz önce sürdüğü cöheri okşarken; Gönlü öğseği olmuş, bir ak güvercin kanadında güneşin doğduğu topraklara doğru uçuyordu.
Bu sayfa 15/01/2003 tarihinden itibaren 2859 kere ziyaret edilmiştir.
|