|
Serçoban
"Andolsun" demişti, çoban Abdullah. " Andolsun; Yakaladığımda seni keseceğim." Kim bilir; belki de haklıydı. Şu kara keçinin haylaz ala oğlağı, her fırsatta kaçmaktaydı. Bu defa -yemişenlerin dibinde sıkıştırıp yakalayıncaya kadar- Ferhat dağından Yenice'ye kadar kaçmıştı.
Dağın taşın terlediği bu sıcak Amasya yazında, eskicinin oğlu Çoban Abdullah ala oğlağın peşinde saatler boyu koşmuştu. Her adımında kendi kendisine kızarak-söylenerek: "Ah Allahın adamı! Babanın sözünü dinlemeyip ağabeylerin gibi olmazsan; mecbursun şu deli oğlağın peşinden koşmaya."
Ağabeyleri, Safiyüddin Mahmut ve Kocacık okumayı seçmişlerdi.
......................
Ayakkabıcılık yapan babası üç oğlunun da eğitim görmesini istemişti. Gönül ehli bir kişi idi. İlk yılın sonunda en büyükleri olan Kocacık -adı nerdeyse unutulmuştu- ve Mahmut ilim yolunda devam ederken; Rahle önünde diz çöküp saatler boyu okumaktan sıkılan Abdullah, hocaların da ümitlerini kesmeleri üzerine, eğitim yolundan ayrılmıştı.
İnsanlardan uzak yaşamayı seçmesi ve içine kapalı yapısı nedeniyle çobanlğı uygun görmüştü, babası. Çobanlığa ilk çıktığı günde, "Git oğul" demişti. Rabbim her yarattığının kısmetini kendisi verirmiş. Senin ki, belki de bu yoldadır. Dilerim: Tanrım yolunu açık kısmetini bol eyler. Dilerim Hak Teala, dikenli budağa baktığında açılacak gülü görmeyi nasip eder."
Anlamamıştı Abdullah, babasının ne demek istediklerini...
...................
Bunalmıştı. Saçlarının dibinden çıkan terler şakağından, alnından ve boynundan aşağı süzülüp kuyruk sokumuna kadar akıyordu. Yakasız üstlüğü, şalvarı, kuşağı, çorapları sıkılsa su damlayacak kadar olmuştu.
"Cehennem ateşi dedikleri bundan neçe fazla ola ki?" diye düşündü. Uzaktan Beyazıt Camiinden okunan öğle ezanını duydu. Ala oğlak hala kaçmaktaydı. Kaybetme korkusu ile namazı sonraya bıraktı.
Taa ki..... Ala oğlağı yemişenlerin dibinde - terden sırılsıklam, yorgun ve bunalmış halde yakalayana kadar. Belinden kuşağını çözüp oğlağın 3 bacağını bağlayana kadar..... Taa ki..... bıçağı sıyırıp ala oğlağın boynuna el atana kadar. Taa ki: Ala oğlağın kapkara gözlerine......... bakana kadar.....
.......................
Simsiyahtı oğlağın gözleri. Güzel miydi? Evet, ama Akdağ'da yakaladığı ceylan yavrusunun kiler kadar değil. Siyah mıydı? Evet, ama sürünün içinde gezen -heybesi,kepeneği ve azığını taşıyan- eşeğinin sıpasının ki kadar değil. Oğlağın gözündeki farklılık teslimiyetti. Bıçağa teslimiyet. Bıçağı tutan ele teslimiyet. Kadere teslimiyet. Sessiz hareketsiz, çırpınmasız teslimiyet.
"Selamun aleykum" diyene kadar farketmedi yabancıyı. Kulağı delik sayılırdı halbuyse. En derin uykuda bile ufak bir çıtırtıya uyanırdı. Duymamıştı, duyamamıştı yabancının yaklaştığını. Belki de tüm dikkatini oğlağa vermesindendi. "Aleyküm selam" dedi, yavaşça. Adam, kıralmış ve uzamış saçları sakalı ile öylece bakıyordu. Göğe çalan keçe külahı, eskimiş uzun elbisesi, elinde çift ağızlı teberi ve huzur veren yüz ifadesiyle iki üç adım ötesinde durmuş, öylece bakıyordu.
Ancak duyulan bir sesle sordu: "Amasya'ya çok var mı?"
"Yok" dedi, çoban. İkindiye kalmadan ulaşırsın. Sesi bıkkın ve hafif aksi idi.
Yolcu sanki konuşmak ister gibi ekledi: "Yorgun gibisin ve çok terlemişsin."
Çoban, - derin bir iç geçirmeden sonra- yorgun ve bıkkın, cevapladı: "Ah beyim ah. Aha bu ala oğlak sabahtan beri anamdan emdiğimi burnumdan getirdi. Ancak burada yakalayabildim. Üç dört saattir peşinden koşmaktayım. Ama, andım var bıçağı hakketti."
"Oğul" dedi yolcu "Oğlağa niye kızıyorsun ki. Kaçan oğlağa değil seni koşturana bak. Bilmez misin ki, koşman dilenmişse, sana düşen ya ter, ya kan veya can vermektir."
"Tamam amca, tamam" dedi çoban. "İşte, bu oğlak can verecek."
"İyi de, oğul" dedi yaşlı adam. "Oğlağın kanını, canını alman, sana ne kazandıracak ki?"
"Rahatlarım hiç olmazsa." dedi çoban.
"Akan ter senden; kanın ve canın bedeninden iken, Ferhatın dağından buraya yolu kendin isteyerek gelmişsen, oğlağın günahı ne ki?"
...................
Kalakaldı çoban Abdullah. Bir an kendini oğlağın yerine koydu. Kısacık eğitim süresinde hocanın anlattığı İbrahim ve İsmail'in kıssasını hatırladı. Olduğu yere çöktü. Sanki bu dünyada değildi. Hiçbir şey düşünmeden, parmağının ucundaki gönlünü, ala oğlağın kıllarına bıraktı.
Kendine geldiğinde kafasını kaldırıp; yolcuya bakındı. Yoktu. Geldiği gibi sessizce gitmişti. Gelişi gibi gidişini de duymamıştı.
Ayakları bağlı oğlak, bıraktığı yerde öylece duruyordu. Düğümü çözerken yavaşça mırıldandı: " Beni de çok yordun mübarek."
.......................
Çoban, gün batımına yakın Amasya istikametine yönelirken, huysuz ala oğlak, -sanki bunca yolu getiren ve yorgunluğa sebep olan o değilmişçesine- ardı sıra geliyordu.
...........................................
Yıllar sonraydı...............
Çoban Abdullah'ın artık, adı unutulmuş artık serçoban adıyla anılır olmuştu. Yine dağlarda, yine oğlakları-kuzuları ile günlerini geçiriyordu. Sohbetlerinin tadı, gönül zenginliği tüm Amasya'yı tutmuş; Tokat, Çorum, Caniğ'e kadar yayılmıştı. Her baharda çobanlar sürüleri ile gelir; davarın süt-yün ve fazla çoğalmaları için, duasını alır olmuşlardı.
Ağabeylerinden büyük olanı Amasya'da sessiz kendi halinde ilme ve aydınlatmaya devam ediyordu. Safiyüddin Mahmut adlı küçük ağabeyi ise bir müddet ilime devam ettikten sonra. Birden bire hiçbir gerekçe göstermeksizin medreseyi terk edip baba mesleğine dönmmüş; ayakkabıcılıkla geçinir olmuştu. Oya gibi işlediği ayakkabılar ve tatlı sohbetleri nedeniyle "iğneci baba" diye anılırdı.
Üç kardeş - Kocacık Baba, İğneci Baba ve Serçoban- Tüm Amasya'nın sevdiği saydığı gönül ehli kişilerdi.
.........................
Çoban Baba kuşluk zamanı sürüyü ağıla sokmuş; sağımı takıben, çıkın yaptığı mendiline doldurduğu sütle Amasya'ya doğru yol alıyordu. "Türkmen milleti dağdan gelen adamın eline bakarmış" diye düşündü.
Altmışı geçmiş yaşına rağmen dinçliğinden bir şey kaybetmemişti. Bir buçuk - iki saat sonra ırmak boyundan arastaya ulaşmıştı. Saraçhane Camiinin yanından sağa dönüp arastanın kapısından girdi. Sağda iki terzi, solda çay ocağı, onun yanında berber dükkanı...... Hepsi açıktı. Yavaşça ilerledi. Sağdan ilk aralığa döndü. Sağdan ikinci dükkana girdi.
"Selamunaleyküm usta"
Elindeki ayakkabı ile uğraşmakta olan Safiyüddin Usta, kafasını kaldırdı. Yeni gelenin arkasından vuran gün ışığı yüzünü gölgede bırakıyordu.
"Ve aleykümselam hoş geldiniz." Tanıyamamıştı.
"Ağabey. Benim, Abdullah." dedi misafir. "Tanıyamadın mı? Yoksa tanınmayacak kadar uzak mı kaldık?"
İğneci Baba yerinden doğruldu. "Gardaş hoş geldin. Hoşluklar getirdin. Kusura bakma. Yaşlılık. Gözlerim eskisi kadar iyi görmüyor. Bir de ışığın arkadan vurması.. Bir anda tanıyamadım ........ Geç hele şöyle buyur otur."
Serçoban elindeki süt dolu çıkını, dükkanın orta yerindeki direkte mıha astı.
"Nasılsın Abdullah? Nasıl gidiyor işler?" diye sordu, ağabeyi.
"Sağ olasın ağabey. Bildiğin gibi, uğraşı-yoruz. Vadeyi tamamlamakla meşgulüz."
"Amenna." dedi ağabey ve ekledi: "Ama vadeyi hiç bitmeyecekmiş gibi kabul etmek te gerekir."
Ortalığı derin bir sessizlik kapsadı. Sinek uçsa kanat sesleri duyulacaktı. Önce bir kanat sesi ve ardından hu çeken güvercinlerin sesi iki kardeşi düşüncelerinden ayırdı.
"Abdullah ne içersin? Soğuk ayranım var. İstersen kahve de getirtebiliriz." diye sordu, ağabeyi.
"Bir bardak soğuk su olsa yeter ." dedi çoban.
"Dur öyleyse. Aşağıdaki sarnıçtan alıp geleyim. Oranın suyu bayağı soğuk oluyor." diye cevapladı, ağabeyi. Hızlı adımlarla dükkandan çıktı.
Sessiz ve hareketsiz geçen üç-beş dakikanın ardından, elinde maşrapa ile geri döndü.
"Buyur" diye maşrapayı uzattı.
Abdullah maşrapayı alırken. Kapıdan içeri giren ışığın azaldığını fark etti. Kapıya doğru baktığında genç görünümlü bir kadının dükkana girdiğini gördü.
"Selamunaleykum" diye seslendi, kadın.
"Aleykumselam" diye cevap verdi ayakkabıcı. Çoban mırıldanırcasına aldı selamı.
"İğneci babanın dükkanı burası mı?" diye sordu, kadın.
"Bazıları öyle derler." diye cevapladı dükkan sahibi.
"Yemeni yaptıracaktım." diye açıkladı, müşteri.
"Buyur otur kızım ." diyerek alçak tabureyi gösterdi, dükkan sahibi. Ekledi. "Ayağını uzatır mısın?" Elinde bir kalem bir kağıt ölçü almaya hazırlanıyordu.
Kadın ayağındaki eski yemenilerini çıkarıp; bindallısının altından ayağını uzattı. Çobanın oturduğu yerden kadının sadece topuğu görülebiliyordu. Kırmızı albenili bindallının altından bembeyaz topuğu.
"Ne kadar da güzelmiş." diye geçirdi içinden, çoban .
...................
Ayni anda, direkteki mıha asılı süt dolu çıkının en altından, sanki görülmemiş bir el tarafından, görülmemiş incelikteki iğne ile, bir delik açıldı. Açılan delikten önce belli belirsiz bir ıslaklık sonra süt beyazlığı oluştu. Beyazlık büyüdü. Gelişti. Damla haline gelip toprağın çekimine uyarak, düştü. Toprağa çarptığı an çıkan kös vurumunda ki sesi kadın fark edemedi. Oysa aynı ses, Çobanın ruhunda fırtınalar koparmıştı. "Nefs-i emmare" diye düşündü. Terden sırılsıklam olmuştu. Mırıldandı: "Tövbe! Bilmeden yaptıklarıma."
..............................
İğneci baba sanki hiçbir şeyin farkında değilmişçesine işine devam ediyordu.
Kadın çıktıktan niçe sonra, ağabey mırıldanarak kardeşine döndü. Çoban, sesi tam olarak duymasa da, "Keramet dağ başında ermekte değil; keramet burda, çıkındaki sütü damlatmamakta." dediğini anladı.
Bu sayfa 15/01/2003 tarihinden itibaren 1830 kere ziyaret edilmiştir.
|