Yazılı belgelerde bin yılı aşkın geçmişi olan Türk yüksek eğitimi, 1981 de çıkarılan 2547 sayılı yasa, yüksek eğitimin yaygınlaşmasına katkı sağlarken; yüksek öğretim çerçevesinde ciddi sıkıntılara yol açmıştır. Merkezi idarenin yetkilerinin artması, alt birimlere uygulanan baskıcı yöntemler, üniversite ve bilim çevrelerinde endişe ve kişiliğin ezilmesine neden olmuştur. TV ekranlarında ağlayan rektörler, görev sürelerinin dolmasına günler kala istifa zorunluluğunda bırakılan yöneticiler, yollarda itilen-kakılan-sürüklenen öğrenciler görmeye alıştığımız manzaralar olmuştur.
Türk tarihinin hiç bir döneminde görülmedik şekilde, tüm siyasi kadroların ortaklaşa kararı ile meclis araştırması açılan YÖK, ülkemizin en ciddi orunlarından biri durumundadır.
Bu çalışmada ülkemizde YÖK uygulamalarına bağlı olarak yaşadığımız sorunları incelemeyi ve çözüm önerileri getirmeyi amaçladık. Kullandığımız veriler ağırlıklı olarak YÖK'nun internet sayfasından alınmıştır.
Amacımız sorunlara dikkati çekmek ve tartışılmalarını sağlamaktır. Getireceğimiz önerilere veya tespitlere eleştirilerin olması veya değişik önerilerin olması tabiidir. İnancımız, müsademe-i efkardan, barika-i hakikatlerin doğacağıdır.
Bilim ve kültür, tüm medeniyetlerin ve imparatorlukların temel dayanağıdır. Tarihte kurulmuş tüm büyük devletler, ad ve sistemleri ne olursa olsun, bu iki temelden güç almaktadırlar. Milli kültüre sahip olan ve çağdaş bilimin gereklerini yerine getiren bilim adamları ise medeniyetlerin temel taşlarını oluşturmuşlardır. Konunun veciz ifadesi, alimlerin mürekkeplerinin şehit kanları ile eşdeğer tutulmasıdır. Şüphesiz bu yaklaşım, toplum ve tarih önünde sorumluluklarının bilincinde olan ilim adamlarına, ne pahasına olursa olsun, yalnızca gerçekleri ve doğruları söylemek yükümlülüğü getirmektedir. 1300 yıla varan Türk-İslam tarihinde bilim adamlarının, tüm devletlerin kuruluşlarında ve yükselmelerinde payları kadar; yıkılmalarında da sorumluluk ve ihmalleri vardır.
Yükselen her devlette bilimin önderliği dikkat çekicidir. Siyasi gücün karşısında eğilmeyen, itici de olsa daima doğruları söyleyen bilim adamları; vicdanın, bilimin, halkın ve hakkın sesi olmuştur. Unutulmamalıdır ki: Osman Gazi'nin yanında Şeyh Edebali, Fatih'in yanında Akşemsettin ve Molla Gürani, Yavuz'un yanında İbn-i Kemal, Kanuni'nin yanında Zembili Ali Efendi hiç bir şahsi beklentileri olmadan, daima, acı da olsa gerçekleri söyleyen danışmanlardı. Çarpıcı örnek olarak Kanuni Sultan Süleyman'la ilgili bir anekdotu anlatmakta yarar vardır.
Kanuni'den sonra başlayan duraklama ve gerileme dönemlerinde bozulma medreseden başlamıştır. Bu dönemde arada bir çıkan ve padişaha: "Atan Süleyman devrine dön!" diyebilen alimlere karşın; menfaatleri peşinde koşarken çağdaş bilimi unutan medrese mensupları ve yozlaşmış bilim çevreleri söz konusu idi.
Bizans, alimlerinin meleklerin cinsiyetini tartıştığı dönemde fethedildiğini unutan bilim çevrelerimiz, 1600'lü yıllardan sonra, pozitif bilimler sahasında yeterli atılımları yapmayarak Osmanlı İmparatorluğun yıkılışını hazırladı.
Türk üniversite hayatının güncel durumunun incelenebilmesi için, cumhuriyet döneminde yaşanan gelişmelere de değinmek gerekir. Rahmetli Atatürk zamanında yasalaşan tevhidi tedrisat kanunu izleyen dönemde, Darülfünun'da yapılan değişikliklerle üniversite reformu başlamıştır. Almanya'da 1930'lu yıllarda başlayan çalkantılı dönemde, 85 Musevî asıllı bilim adamının Türkiye'ye sığınması ve üniversitelerde istihdam edilmesi ile bilim sahasındaki atılımlar hız kazanmıştır. 1960'lı yıllara kadar devam eden bu ivme, 27 Mayıs sonrası sosyal gelişmelere paralel olarak değişime uğramıştır. İhtilal döneminden anlatılan bir anekdot üniversiter hayatın durumunu açıklıkla ortaya koymaktadır.
1960 anayasası ile gelen özgürlük ortamı ve özerklik, maalesef üniversite çevrelerinde yeterince değerlendirilememiştir. Sınırsız bir özerklik anlayışı ile yüksek öğretim gençliği anarşinin içine itilmiş ve sonuçta "12 Eylül" olayına gelinmiştir. Acıdır: o dönemde özerklik adına üniversiteleri kurtarılmış bölge durumuna sokan mantalite, daha sonra bunun vicdani sorumluluğundan kaçınmıştır.
Üniversitelerde yaşanan bu sıkıntılar 1980 sonrası yüksek öğretim kanununun gerçekleştirilmesine gerekçe olmuştur. Temelde son derece iyi niyetli ve pozitif hükümler içeren yasa, uygulamalardaki hatalar ve bilim çevrelerini dış etkilere açık bırakması nedeniyle, yakınma ve huzursuzluk nedeni olmuştur. Gerçektende, bilim adamlarını ve üniversiteleri merkezi otorite altına alan, bilim adamlarını tartışamaz kişiler durumuna indirgeyen; "Her şeyi biz biliriz ve yaparız." diyen yaklaşım, üniversitelerin gelişimini etkileyen en önemli engel olmuştur.
Tablo 1. Türk Yüksek Öğretiminde önemli adımlar
Öte yandan 1983 sonrası demokratik platforma geçildiğinde; siyasi iktidar tarafından belirlenen yüksek öğretimde batı standardının yakalanması hedefi, maalesef kaliteden ziyade kantiteye yönelmiştir. Açılan sayısız üniversite, ikinci öğretim ve açık öğretime rağmen sonuç "yüksek öğretimli işsizler ordusu" olmuştur. Bu sonuçta fiziki imkanlar ve öğretim üyelerinin sayıca yetersiz olmaları en büyük etkendir. Örneğin açık öğretimdeki 532.476 gencin eğitimi, 17 öğretim üyesi (10 profesör, 7 doçent) ve 128 öğretim üye yardımcısı (20 yardımcı doçent, 103 öğretim görevlisi ve 5 uzman) tarafından yürütülmektedir. Keza, özellikle taşrada eğitim veren okutman ve uzmanların büyük bölümünün bilgi ve birikimleri ancak lise öğretmenliği düzeyindedir .
Sonuçta günümüz Türk yüksek eğitimi, 1000 yıla dayanan geniş birikimine karşın, sıkıntılar içerisinde boğulmaktadır.
Üniversitenin toplumsal görevleri olan 3 ana konuda ciddi problemleri bulunmaktadır (Tablo 2). Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve Üniversiteler çerçevesinde sıkıntıların çok yönlü gibi gözükmesine karşın; temel sorun yüksek öğretimin toplumsal görevlerini yerine getirmemesidir.
Tablo 2. Üniversitenin toplumsal görevleri:
1980 sonrası globalleşen dünya ve batı ile entegrasyon sürecinde yüksek öğrenim politikalarımızda köklü değişiklikler olmuştur. Gerek Osmanlı zamanında başlayan ve gerekse cumhuriyet idaresinde modernleşen yüksek öğretim kurumları, 1981 anayasasının 130. maddesi, 1981 tarihli 2547 sayılı yasanın etkileri ile hızlı bir gelişim ve değişim içine girmişlerdir. Nitekim, 1978'e kadar üniversitelerimizin sayıları 19 iken, günümüzde Türk yüksek öğretim kurumları toplam 76'yı (2'si yüksek teknoloji enstitüsü) bulmuştur. Bunlardan 23 üniversite Vakıflar kanununa göre kurulmuş olup; Vakıf ve devlet üniversitelerindeki sorunlar farklılıklar göstermektedir.
1961 anayasasına bağlı olarak getirilen 1700 sayılı yasa ile yüksek öğretimde gerçekleştirilen değişiklikler, uygulamadaki yanlış ve yetersiz yorumlarında etkisi ile kaos ortamının doğmasına neden olmuştur (Tablo 3). Keza ayni dönemde gerçekleşen 7300 sayılı yasa ile kurulan Ortadoğu Teknik Üniversitesi de benzer sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Kaldı ki yüksek öğretim sahasında birbirinden farklı 2 kanunla gerçekleşen uygulama standardizasyonu engellemiştir.
Tablo 3. 1750 sayılı yasanın sıkıntıları:
1750 sayılı yasa ile üniversitelerde kurullara verilen fazla miktardaki yetkiler, 3 ciddi soruna neden olmuştur. Öncelikle üniversite yönetimleri alt kurulların aldığı kararların uygulama mevkii durumunda kalmıştır. Özellikle alt kurullara verilen yetkiler "kürsü ağalığı" olarak adlandırılan olguya yol açmıştır. Bu sistem kürsülerin istediğini yapar duruma gelmesine neden olmuştur. Bu idari yapılanma içerisinde akademik kadrolarda olaydan etkilenmiş ve hiyerarşiye bağlı yönetim ve bilim anlayışları yaygınlaşmıştır. Kürsüye alınacak kişilerin keyfi seçimi, akademik olarak alt kademede bulunan öğretim üyelerinin çalışmalarının ve ilerlemelerinin üstlerce keyfi olarak yönlendirilmesi veya engellenmesi en çok eleştirilen konulardandır. Kaldı ki idarede bulunan kadroların denetimlerinde yaşanan zafiyet ve özellikle 1980 öncesi anarşi döneminde üniversitelerde özerkliğin yanlış yorumlanması ciddi eleştiri noktalarını oluşturmuştur.
Ara rejimde 1981 anayasasına bağlı olarak gerçekleştirilen 2547 sayılı yasa ile tüm bu yanlışlıkların düzeltilmesi amaçlanmıştır. Ancak yapılan düzenlemelerde "kantarın topuzunun ne kadar kaçırıldığı" tartışmalıdır.
2547 sayılı yasa ile tüm yüksek öğretimde hedeflenen amaçlar tablo 4'te verilmiştir. Bu amaçların bir kısmı açıkça deklare edilmesine karşın; bazıları yasada yazılı olmaksızın -zımmen- gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Yeni açılan üniversiteler, akademik ilerleme için rotasyon mecburiyeti, tüm yüksek öğretimin tek merkezde toplanması bu yasanın sonuçlarıdır.
Tüm bu iyi niyetli hedef ve uygulamalara karşın; yasanın gerçekleşmesi aşamasında ki antidemokratik örgü, etkilerini göstermiş; ilk yıllarda başarılı gibi görünen çalışmalardan sonra sistem tümüyle tepeden inmeci, bilimsel özerkliği dahi kısıtlayan uygulamalara dönüşmüştür.
2547 sayılı yasanın ilk uygulandığı yıllarda başarılı gözüken uygulamalar demokratik ortama geçişle birlikte hedefinden saparak dejenere olmuştur. Burada demokratik ortamı eleştirdiğimiz gibi bir anlam çıkarılmasın. Hemen belirtelim ki: antidemokratik ortamda çıkarılan yasa, ortam değiştiğinde kendiliğinden demode olmuştur. Şüphesiz bu sonuçta idari kadrolarda bulunan kişilerin bireysel kararlarının ve "benim memurum işini bilir" veya " anayasanın bir kez delinmesinden bir şey olmaz" anlayışı da etken olmuştur.
Tablo 4 . 2547 sayılı yasa ile hedeflenen amaçlar:
Tablo 5. 2547 sayılı yasanın sonuçları:
| . | Artan okullaşma oranı (teknik düzey ağırlıklı), |
| . | Dökümentasyon merkezi kurulması, |
| . | Projelerin desteklenmesi, |
| . | Yurtdışına öğrenci gönderilmesi, |
Tablo 5'de gösterilen 2547 sayılı yasanın başlangıçta başarılı sayılabilecek sonuçları zamanla yetersiz kalmaya başlamış ve çağın gerekleri karşısında yetersiz kalmıştır. Aradan geçen 19 yıla karşın okullaşmada gelişmiş ülkeler düzeyi yakalanamamıştır. Büyük bir hedefle başlanan dökümentasyon merkezi kütüphane düzeyini geçememiştir. Proje desteklenmesi yetersizdir. Yurtdışına öğrenci gönderilmesi ise içler acısı durumdadır. (Bu konuyu ilerleyen bölümlerde daha açık olarak inceleyeceğiz.) Tüm bu genel olumsuzlukların yanı sıra, yasanın uygulamasında tümüyle yanlış giden -yürümeyen- politikalarda gündeme gelmiştir. ( Tablo 6).
Tablo 6. 2547 sayılı yasanın gerçekleşmeyen hedefleri:
| . | Yardımcı doçentlik kadroları hedefinden uzaklaşıp yönetim için silah oldu. |
| . | Rotasyon mecburiyeti yürümedi. |
| . | Dikta yönetim ve üniversitelerin sindirilmesi, |
| . | Üniversite kişiliğinde-saygınlığında yıpranma, |
| . | Tam günün ihlali, |
| . | Akademik denetimsizlik, |
| . | İdari denetim sorunları, |
| . | Vakıf üniversiteleri sorunu, |
2547 Sayılı Yasanın Sorunları
Yardımcı doçentlik kadroları: Yasada yeterli öğretim üyesi yardımcısı sağlamak ve öğretim üyesi yetiştirmek amacı ile yer bulan yardımcı doçentlik kadroları hedefinden saptırılmıştır. Günümüzde bu kadrolar büyük üniversitelerde kadro bulamamış daha üst düzeydeki öğretim üyelerinin istihdamı veya küçük üniversitelerde rektörlük seçimlerinde oy potansiyeli olarak değerlendirilmektedir. Her rektörlük seçim yılında üniversitelerde bol miktarda yardımcı doçent atamalarının yapılması bu savı desteklemektedir. Kaldı ki bu atamalar yapılırken yeteli dikkatin gösterildiği de söylenemez. Seçime yetiştirmek amacı ile dosya gönderilmeden faksla alınan jüri raporları, doktorasını biter bitmez, öğretim üyesi olan akademik elemanlar bu uygulamaların sonuçlarıdır.
Rotasyon uygulaması: Başlangıçta taşradaki üniversitelerin öğretim üyesi ihtiyacının karşılanması amacı ile yapılan düzenleme ilk birkaç yılda yürümüş; daha sonra kılıfına uydurma yöntemi ile ortadan kalkmıştır. Yasanın öngördüğü " akademik ilerleme için rotasyon zorunluluğu" artık yapılmamaktadır. Kanunun bu maddesi ve buna bağlı olarak değişiklik getiren maddeler sadece üniversite dışındaki doçentlerin profesör olmalarını sağlamak amacı ile uygulanmaktadır. Buna göre büyük şehirlerde çalışan üniversitelerin dışında çalışan doçentler, 15-30 günde bir kez gidip ders anlatarak kanunda belirlenen süreyi tamamlamak üzere rotasyonu gerçekleştirmektedir. Yasal süre tamamlandığında ise bu elemanlar üniversitelerle ilişkilerini kesmektedirler.
Dikta yönetim ve üniversitelerin sindirilmesi: Toplumun en aydın kesimi olan akademisyenler, merkezi uygulamalar ve atanmışların yetkileri toplaması sonucunda pasiviteye itilmektedir. Tepeden inmeci anlayış üniversitelerde kişilik erozyonuna neden olmaktadır. Televizyon ekranları karşısında ağlayan veya sürelerinin dolmasına kısa süre kala istifası istenen rektörler bu sindirme politikalarının sonucudur. Kısa süre önce istifa etmek zorunda kalan Mersin, Denizli, Afyon, Çanakkale ve Marmara Üniversitelerinin rektörleri bu savın kanıtlarıdır. Dahası bu bilim adamı onurunu yaralayan uygulamalar görevlerine devam etmekte olan idareciler için de tehdit unsuru olmaktadır. Atanana kadar kendi geçmişlerindeki başarısızlıkları, yetersizlikleri ve bilgisizlikleri unutan idareciler; atanmanın hemen akabinde her şeyi bilen, "vahiyle aydınlatılmış" alim-idareci olmaktadır. Başarısızlık nedeniyle eski görevlerinden ayrılmak zorunda kalanlar veya hayatında hasta sahibi olmak dışında hastane idaresini konusunda deneyimi olmayanlar, bir günde her şeyi bilen vazgeçilmez yöneticilik iddiasında bulunabilmektedir. Keza yaşadığımız bir örnekte olduğu gibi "hayatında transplantasyon hastası odasına girmemiş kişiler" karar verme makamına gelince en doğruyu kendilerinin bildiklerini iddia edebilmektedirler.
İdari kadrolarda toplanan aşırı yetkiler, akademik ilerlemeden özlük haklarına kadar tüm bireysel hakların tehdit unsuru olarak kullanılmasına olanak sağlamaktadır. Bu baskıcı anlayış, sonuçta üniversiter kimliğin yıpranmasının yanı sıra bilim adamlarında da çekincelere yol açmaktadır. Artık üniversiter hayatımızda çekinmeden kendi düşüncelerini açıklayan ve hele hele idarecilerin aksine görüş bildirenlerin rahat etmesi mümkün değildir. Özlük haklarına kısıtlamalar, disiplin yönetmeliğindeki muğlak ifadelere sığınarak açılacak soruşturmalarla sindirme sağlanamazsa, 13/B'ye göre başka yerlerde yapılacak görevlendirmeler öğretim üyelerinin başında "Demoklesin kılıcı" gibi sallanmaktadır.
Tam gün çalışma: Mevcut yasayla getirilen tam gün çalışma kuralı uygulamadaki farklılıklar nedeniyle sıkıntılara yol açmaktadır. Merkezi idarenin sağlayacağı ifade edilen standardizasyon vaadine karşın; pratikte üniversiteler arasında dahi birliktelik sağlanamamıştır. Değişik üniversiteler arasında farklılıklar olduğu gibi, ayni üniversitenin fakülteleri arasında da değişiklikler olabilmektedir. Örneğin tüm tıp fakülteleri içinde 2'si dışında tamamında parttime uygulamasına izin verilmektedir. Gösterilen gerekçelerse inandırıcılıktan uzaktır. Tam gün çalışan kimi öğretim üyelerinin kamu oyu ve medyanın gözlerinin önünde yaptıkları yaptıkları-açıkladıkları özel çalışmalar alışılan durum olmuştur.
Hemen belirtelim ki: kişisel olarak part-time'a karşıyız. Üniversiter çalışmanın tam gün olması gerektiğine inanıyoruz. Ancak burada tartışmaya çalıştığımız konu, sistem adına gündeme gelen farklı kararlardan önce, uygulamanın sistemsizliğidir.
Akademik denetimsizlik: 2547 sayılı yasa ile getirilen bilimsel denetim konusu uygulamada gerçekleşmemiştir. Üniversitelerimizdeki bilimsel çalışmalar çoğunlukla akademik ilerleme amacına yöneliktir. Nitekim bilimsel çalışmaların çoğunluğunun akademik aşama amacıyla yapılması bu savımızı kanıtlamaktadır. Akademik ilerlemesini tamamlamış öğretim üyeleri içinse, bilimsel çalışmaları teşvik edici faktör kalmamaktadır. Profesörlük aşamasına ulaşmış öğretim üyelerinde, çalışmalar özel sahada yoğunlaşmaktadır.
İdari denetimsizlik: Öte yandan idari açıdan yapılan denetimler tümüyle merkezi idareye aittir. Akademisyen kadrolara yöneticilerini denetleme hakkı verilmemiştir. İdarecilerin atama ağırlıklı olarak görevlendirilmeleri ve sadece üst denetime tabi olmaları, idari olarak altlarında bulunan kadrolara karşı sorumsuzluklarını sağlamaktadır. Başarısız veya olumsuz uygulama sahiplerine karşı kullanılabilecek tek denetim ve ibra mekanizması olan rektörlük seçimleri ise, idareye verilen yardımcı doçent atama yetkisi nedeniyle, kendi "seçmenini kendi atar" noktasına ulaşmıştır. Nitekim tüm üniversitelerde (özellikle gelişmekte olan veya yeni üniversitelerde) seçim yıllarında kalitenin düşmesi pahasına yapılan bol miktardaki yardımcı doçent atamaları bu savı kanıtlamaktadır. Dahası idarecilere tanınan aşırı yetkiler ve akademisyenler için yüz karası olan yağcılık olayı, idari denetimin yetersizliğinin yanı sıra akademisyen kişiliğinde erozyonun göstergesidir. Akademik ilerlemelerde, kadro tahsisinde, hatta bilimsel aktivitelerde getirilen keyfi uygulamalara karşı, hiçbir güvencenin ve denetim mekanizmasının olmaması, idarenin alt kadrolara karşı umursamaz uygulamalarına yol açmaktadır.
Vakıf Üniversiteleri: 2547 sayılı yasaya dayanılarak, vakıflarca açılan 23 üniversite mevcuttur. Temel amaç itibariyle takdire değer bir yaklaşım olan vakıf üniversite olayı, realitede kişilere-guruplara bağlı üniversiteler haline gelmiştir. Her vakıf üniversitesinin belirli kişi veya guruplarla anılıyor olması bu savın kanıtıdır. Bu üniversiteler, ya kişilere bağlı olarak çalışmakta veya gurup adına yine kişiler tarafından yönetilmektedir. Acıdır, 20 vakıf üniversitesinden hiç biri devlet yardımı olmadan ayakta duramaz haldedir.
Öte yandan vakıf üniversiteleri arasında standardizasyondan bahsetmekte mümkün değildir. Üst düzeyde eğitim veren kuruluşların yanı sıra, kanunun öngördüğü koşulları ancak sağlayabilen kuruluşlarda bulunmaktadır. Denetim yetersizliği en büyük sorun olarak devam etmektedir. Halen ülkemizde 23 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Bu üniversitelere 1998 yılında 17.551 öğrenci yerleştirilmiştir.
Yüksek Öğretimde Finansman Sorunu
Yüksek öğretimdeki en önemli sorunlardan biri, bütçeden ve GSYİH'dan ayrılan payın düşüklüğüdür. Gelişmiş ülkelerde toplam eğitime GSMH'dan ayrılan pay % 5.6-7.1 arasında iken; ülkemiz için bu rakam 1999 yılında % 0.84 olmuştur (Tablo 7). Yüksek öğretime yapılan kamu harcamalarının GSYİH'ya oranları gelişmiş ülkelerde % 0.6-1.6 arasında iken bu oran Türkiye'de % 0.8 dir (Tablo 8,9). Ancak bu rakamın realitede milli gelirle yakınen ilişkili olduğu; gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen milli gelirin 10 binlerle ifade edilen dolar düzeyinde olduğu, Türkiye'de ise milli gelirin 3.000 dolar olduğu unutulmamalıdır. Nitekim reel olarak yüksek öğretimde öğrenci başına harcanan para, gelişmiş ülkelerde 6.500-16.000 dolar düzeyinde olmasına karşın; ülkemizde 604 - 880 dolar düzeylerindedir. Daha önceleri 1.400 dolar düzeyinde olan bu harcamalar özellikle son 5 yılda azalmış ve söz konusu düzeylere inmiştir (Tablo 10,11).
Finansman yetersizliği yüksek öğretimde başlıca 3 sahada etkisini hissettirmektedir. Bunlar, eğitime yönelik alt yapı yetersizliği, öğretim elemanlarına sağlanan ekonomik imkanların uygunsuzluğu ve yetersiz Ar-Ge finansmanıdr.
Daha önce bahsedilen öğrenci başına harcama miktarında ki düşüklük, sonuçta özellikle taşradaki fakülteler ve meslek yüksek okullarında lise düzeyinde eğitime yol açmaktadır. "Bir masa, bir mühür" felsefesi ile açılan üniversiteler, fakülteler ve yüksek okullar, idarecilerin acz içerisinde çırpınması ile yürümeye çalışmaktadır. Yetersiz binalar, olmayan laboratuarlar, yetersiz sosyal imkanlar içerisinde yüksek öğretim güya yürümektedir.
Tablo 7. Eğitim için ayrılan bütçe ödeneklerinin yıllara göre değişimi. (Milyar TL)
| Yıl | Yüksek Öğretim Bütçesinin | Toplam Eğitim Bütçesinin |
| Topl. Eğ. Bütçesi İçindeki Payı (%) | Topl. Bütçe İçindekiPayı (%) | GSYİH İçindeki Payı (%) | Bütçe Payı (%) | GSYİH Payı (%) |
| 1981 | 24,0 | 3,1 | 0,58 | 12,9 | 2,42 |
| 1982 | 22,6 | 3,1 | 0,52 | 13,8 | 2,28 |
| 1983 | 24,9 | 3,8 | 0,69 | 15,2 | 2,75 |
| 1984 | 25,7 | 3,7 | 0,53 | 14,2 | 2,07 |
| 1985 | 24,4 | 3,0 | 0,42 | 12,3 | 1,74 |
| 1986 | 26,3 | 3,0 | 0,42 | 11,6 | 1,64 |
| 1987 | 25,7 | 2,9 | 0,42 | 11,3 | 1,67 |
| 1988 | 25,5 | 2,9 | 0,47 | 11,6 | 1,87 |
| 1989 | 26,2 | 3,2 | 0,45 | 12,2 | 1,74 |
| 1990 | 22,8 | 3,9 | 0,56 | 17,1 | 2,77 |
| 1991 | 23,7 | 4,2 | 0,69 | 17,9 | 2,90 |
| 1992 | 22,9 | 4,3 | 0,84 | 18,9 | 3,57 |
| 1993 | 22,5 | 4,1 | 0,90 | 22,0 | 3,72 |
| 1994 | 25,0 | 3,8 | 1,10 | 15,1 | 3,21 |
| 1995 | 25,1 | 3,2 | 0,90 | 13,5 | 2,30 |
| 1996 | 26,4 | 2,6 | 0,80 | 9,8 | 2,37 |
| 1997 | 28,4 | 3,1 | 0,80 | 11,2 | 2,81 |
| 1998 | 25,4 | 2,9 | 0,86 | 11,3 | 3,39 |
| 1999 | 22,9 | 2,8 | 0,84 | 11,7 | 3,50 |
Tablo 8. Toplam eğitime ve yükseköğretime yapılan kamu ve özel sektör harcamalarının GSYİH'ye oranları (1995).
| Ülke | Toplam Eğitim/ GSYİH (%) | Yüksek öğretim/ GSYİH (%) |
| Almanya | 5,8 | 1,2 |
| ABD | 6,7 | 2,4 |
| Arjantin | 4,1 | 1,0 |
| Avusturalya | 5,6 | 1,8 |
| Çek Cumhuriyeti | 5,7 | 1,0 |
| Danimarka | 7,1 | 1,3 |
| Finlandiya | 6,6 | 1,7 |
| Fransa | 6,3 | 1,1 |
| Hindistan | 2,6 | 0,7 |
| İsrail | 8,3 | 1,8 |
| İsveç | 6,7 | 1,7 |
| İtalya | 4,7 | 0,8 |
| Japonya | 4,7 | 1,0 |
| Kore | 6,2 | 1,9 |
| Şili | 5,6 | 1,8 |
| TÜRKİYE | 2,4 | 0,9 |
| Yunanistan | 3,7 | 0,8 |
Öğretim üyelerine sağlanan sosyal ve ekonomik imkanlar ise tümüyle yetersizdir. Amerika standartları ile kıyaslandığında 1000 doları dahi bulmayan profesör, 500 doları geçmeyen araştırma görevlisi maaşları ile öğretim üyelerinin günlük gailelerden sıyrılıp kendilerini bilime vermeleri güçtür.
Finansman sorununun bir diğer yansıması olan Ar-Ge zafiyeti ayrı bir konu olarak ele alınacaktır.
Tablo 9. Toplam eğitime ve yükseköğretime yapılan kamu harcamalarının GSYİH'ye oranları (1995).
| Ülke | Toplam Eğitim/ GSYİH (%) | Yükseköğretim/ GSYİH (%) |
| Almanya | 4,5 | 1,0 |
| ABD | 5,0 | 1,1 |
| Arjantin | 3,4 | 0,7 |
| Avusturalya | 4,5 | 1,2 |
| Çek Cumhuriyeti | 4,8 | 0,7 |
| Danimarka | 6,5 | 1,3 |
| Finlandiya | 6,6 | 1,7 |
| Fransa | 5,8 | 1,0 |
| Hindistan | 2,4 | 0,6 |
| İsrail | 7,0 | 1,2 |
| İsveç | 6,6 | 1,6 |
| İtalya | 4,5 | 0,7 |
| Japonya | 3,6 | 0,4 |
| Kore | 3,6 | 0,3 |
| Şili | 3,0 | 0,4 |
| TÜRKİYE | 2,2 | 0,8 |
| Yunanistan | 3,7 | 0,8 |
Tablo 10. Öğrenci başına bütçe ödeneğinin yıllara göre değişimi.
| Yıl | Öğrenci toplam başına bütçe öd. | Öğrenci cari başına harcama |
| Örgün | Toplam | Örgün | Toplam |
| 1981 | 2.014 | 1.932 | 1.551 | 1.487 |
| 1982 | 1.885 | 1.778 | 1.376 | 1.297 |
| 1983 | 2.287 | 2.048 | 1.738 | 1.556 |
| 1984 | 1.701 | 1.494 | 1.343 | 1.180 |
| 1985 | 1.270 | 1.070 | 965 | 813 |
| 1986 | 1.270 | 1.002 | 990 | 781 |
| 1987 | 1.263 | 952 | 947 | 714 |
| 1988 | 1.369 | 1.020 | 985 | 734 |
| 1989 | 1.433 | 1.002 | 945 | 661 |
| 1990 | 2.114 | 1.389 | 1.522 | 1.000 |
| 1991 | 2.055 | 1.319 | 1.520 | 976 |
| 1992 | 2.288 | 1.503 | 1.761 | 1.157 |
| 1993 | 2.658 | 1.632 | 2.046 | 1.256 |
| 1994 | 2.025 | 1.185 | 1.519 | 889 |
| 1995 | 1.538 | 755 | 1.230 | 604 |
| 1996 | 1.509 | 943 | 1.042 | 651 |
| 1997 | 2.195 | 1.163 | 1.121 | 759 |
| 1998 | 2.002 | 1.238 | 1.328 | 821 |
Üniversite Vakıfları: 1981 sonrası yüksek öğrenim kurullarımızda yaşanan vakıf sistemi, sorgulanmaya ihtiyaç duymaktadır. Üniversitelere bağlı gibi görülen bu vakıflar, ticaret olanağı sağlamaları nedeniyle önemli bir eksikliği kapamak durumunda görülmektedir. Ancak uygulamada üniversite vakıfları arzu edilen sonuçlara ulaşamamış olup; çoğunluğu kişilerin özel kuruluşu durumunda kalmıştır. Yasal olarak üniversitelere destek sağlanması amacı ile kurulan bu vakıflar, gelirlerinin çoğunu üniversitelerin çalışmalarından elde etmektedir.
Tablo 11. Yükseköğretim kurumlarında öğrenci başına yapılan harcama
| Ülke | Öğrenci Başına Yapılan Harcama (ABD $) |
| Almanya | 8.897 |
| ABD | 16.262 |
| Avusturalya | 10.590 |
| Çek Cumhuriyeti | 6.795 |
| Danimarka | 8.157 |
| Finlandiya | 7.315 |
| Fransa | 6.569 |
| İspanya | 4.944 |
| İsrail | 10.132 |
| İsveç | 13.168 |
| İtalya | 5.013 |
| Japonya | 8.768 |
| Kore | 5.203 |
| Malezya | 11.016 |
| Şili | 8.436 |
| Yunanistan | 2.716 |
Döner sermayeye gidecek paraların bir kısmı vakıflara yöneltilmektedir. Vakıflarda biriken paralarsa, döner sermaye ve genel bütçe harcamalarının aksine, vakıf yönetimlerine keyfi harcama olanağı sağlamaktadır. Açıkçası, bir çok üniversitede, döner sermayeye tabi olarak yürütülen faaliyetlerden vakıflara gelir sağlanmakta; normalde döner sermayeye gitmesi gereken gelirler vakıflara yönetilmektedir. Keza, üniversitelere yapılan bağışlar dahi vakıflar üzerinden yapılmakta; üniversitelere sağlanan gelirlerin bir bölümü vakıflar aracılığı ile keyfi ve kontrolsüz kullanım sahasına akmaktadır.
Üniversiteler ve Bilim Adamı Kişiliği
Öğretim üyelerinin sorunları:
Akademik sorunlar: Akademik yükselme ve atamalarda kalite veya liyakat yerine yakınlık ve oy hesapları esas faktör olmaktadır. Bunun sonucu olarak yükselmek için çalışmak yerine idarenin adamı olmak (veya yağcılık) geçerli olmuştur. Üretkenlik ise 2. derecede kalmıştır.
Merkezi idare tarafından getirilen ve merkezden yürütülen KPDS-LES sınavları amaçlarını aşmış; yeni yetişen gençlerin önünü kesmek için engel halini almıştır. Keza taşradaki üniversitelerin yüksek lisans-doktora eğitimi hakkının ellerinden alınması, bu kuruluşların eğitim için uygun olmadığı gibi bir anlam doğurmuştur. AB'e giriş sürecindeki ülkemizde bu uygulama, üniversitelerimizin Avrupa Üniversiteler birliğinden dışlanması ile sonuçlanabilir.
Üniversitelerde akademik kadronun en önemli sorunlarından biridir. İdare tarafından öğretim üyelerine karşı silah olarak kullanılmaktadır. Boş kadroların bloke tutulmaları, tenkıs-tahsis yöntemleri ile halledilebilecek sorunların sürüncemeye bırakılması en yaygın baskı unsuru şeklidir. Tüm bu uygulamanın sonucu olarak akademik kadrolar, liyakat ve adalet esasından ziyade idareye yakınlığa göre dağıtılmaktadır. Hatta zaman zaman bazı idareciler tüm üniversite için geçerli olan bilimsel ödüllerden kendilerine yakın olmayanların faydalanmasını dahi güçleştirmektedir..
Mevcut öğretim elemanlarından % 70'i üç büyük ilde görev yapmaktadır. Bu illerde profesör sayısı doçent ve yardımcı doçent sayısına eşittir. Açıkça ifade ile kum saati tersine dönmüştür. Yeni açılan üniversitelerde eleman sıkıntısı had safhadayken, eski üniversitelerde yığılma nedeniyle yeni eleman alımı zorlaşmaktadır. Bunun sonucu olarak yeni kurulan üniversitelerde yeterli akademik birikimi olmayan kişiler eğitmen olarak atanabilmektedir. Bu sorunun halli için 2547 sayılı yasada öngörülen rotasyon ise, kağıt üzerinde kalmıştır. Keza, son yıllarda yapılan bir uygulama ile taşra üniversitelerinin kendi öğretim üyelerini yetiştirmeleri engellenmiştir.
Öğretim üyeliğine atama ve yükselmede uygulanan kriterler objektif değildir. Doçentlik ve profesörlük aşamalarında standardizasyon sağlanamamıştır. Atamalarda kalifiye eleman aranması yerine, torpilliler ve idareye yakın olma koşulu ön plana çıkmıştır. Yeni elemanların alınmasında yetenek ve beceriden ziyade ilk planda düşünülmemesi gereken dil ve mantığı anlaşılamayan LES sınav koşulları getirilmiştir. Yüksek lisans veya doktora düzeyinde çalışmalar yapacak olan genç bilim adamı adaylarının LES ile hangi yeteneklerinin ölçüldüğünü anlamak mümkün değildir.
Yurtdışına öğrenci gönderilmesinde, önceden belirlenmiş bir ihtiyaç programı yoktur. Gönderilen elemanlar denetimsiz kalmaktadır. Gönderilen elemanların bir bölümü mantık dışı gerekçelerle geri çağrılmakta; bir kısmı başarısız olmaktadır. Başarı ile eğitimlerini tamamlayıp ülkeye dönenleri ise kadro sorunu ve imkansızlıklar beklemektedir. Bu genç araştırıcılar ya pasiviteye itilmekte veya yaşadıkları hayal kırıklığı sonucu, kısa süre sonra eğitim aldıkları ülkelere kaçmaya çalışmaktadır.
Yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlayan bilim adamlarını ise yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük aşamalarında sıkıntılar beklemektedir. Bu konu ilerde daha geniş olarak ele alınacaktır.
Ücret yetersizliği: Kesinlikle yetersiz düzeyde ücretler söz konusudur. Üniversite öğretim üyelerine verilen ücret, kendileri ile ayni baremde olan yüksek hakimlerden, kadro karşılığı çalışan sözleşmeli personelden, rekabet kurumu çalışanlarından daha düşük düzeydedir. Bu sonuç öğretim üyeliğini cazip meslek olmaktan çıkarmakta, yeni yetişen başarılı gençlerin diğer istihdam sahalarına kaçmalarına yol açmaktadır. Yetişmiş elemanlarsa ekonomik olanakların daha iyi olduğu vakıf üniversiteleri, özel sektör veya Bakanlıklar veya kamu sektöründe danışmanlığa yönelmektedir.
Yetersiz ekonomik koşullar ve artan eğitim yükü, yetersiz yüksek lisans eğitim programları ile birlikte hem bilimsel çalışmaların yetersizliğine yol açmakta, hem de öğretim üyelerini kalifiye öğretmen durumuna indirgemektedir. Daha açık ifade ile ek ders ücret sistemi ders yükünü artırmakta bu da lisans üstü ve doktora eğitim programlarında kalite düşüklüğüne neden olmaktadır. Mevcut sistem eğitim ve araştırmada kalitenin artışını sağlayamamaktadır.
Yasal Durum, İdare ve Demokrasi
1982 anayasasının 130. maddesine göre, yüksek öğretim kurumları ve üst kuruluşlarının düzenlenmesi, kontrolü ve yapılanması devletin görevidir. Vakıf üniversitelerinde ise mali ve idari konuların dışında kalan çalışmalar yine devlet tarafından belirlenen hükümlere tabiidir. Keza ilgili maddenin 6. paragrafı ile rektör ve dekan atamaları, 7. ve 8. paragrafları ile idari - ekonomik özerklik belirlenmiştir. 131. madde ise yüksek öğretim üst kuruluşları başlığı altında Yüksek Öğretim Kurulunun (YÖK) oluşumunu ve gerekçelerini vaaz etmektedir .
2547 sayılı yüksek öğretim kanununda genel amaç: "Yüksek öğretimle ilgili amaç ve ilkeleri belirlemek ve bütün yüksek öğretim kuruluşlarının teşkilatlanma, işleyiş görev, yetki ve sorumlulukları ile eğitim-öğretim, araştırma, yayım,öğretim elemanları, öğrenciler ve diğer personel ile ilgili esasları bir bütünlük içinde düzenlemektir." (Madde 1)
Eğitim-öğretim ve bilimsel araştırmalarda amaç ise: "Yüksek öğretim kurumları olarak yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapmak, bilgi ve teknoloji üretmek, bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişme ve kalkınmaya destek olmak, yurt içi ve yurtdışı kurumlarla işbirliği yapmak suretiyle bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmek, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunmaktır." (Madde 4-c)
Yüksek Öğretim Kurulunun oluşmasını düzenleyen 6. maddeye göre Cumhurbaşkanı tarafından rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet vermiş profesörlere öncelik vermek suretiyle seçilen 7, Bakanlar Kurulu tarafından seçilen (öğretim üyeliği koşulu aranmayan) 7, Genelkurmay Başkanlığı'nca seçilen 1 ve Üniversitelerarası Kurul'ca seçilen 7 kişiden oluşmaktadır. Tüm bu üyelerin atanması Cumhurbaşkanlığı'nca yapılmaktadır. Üniversitelerarası kurul ise üniversite rektörleri ile her üniversiteden senatonun seçeceği 1 profesör ve Genelkurmay Başkanlığı'nın silahlı kuvvetlerden seçeceği 1 profesörden oluşmaktadır.
YÖK organları genel kurul, başkan ve yürütme kurulundan ibarettir. Başkan YÖK üyeleri arasından Cumhurbaşkanı'nca seçilir. Yürütme kurulu ise başkan dahil dokuz kişiden oluşur. 2 kişi başkan vekilidir. Birisi başkan diğeri genel kurul tarafından seçilir. Kalan 6 kişi ise, 2'si cumhurbaşkanınca seçilenlerden, 2'si üniversitelerarası kurulca seçilenlerden, 2'si ise diğerlerinden olmak üzere seçilirler. Fiilen YÖK'ü temsil eden başkan ve yürütme kurulu olmaktadır.
Denetleme kurulu ise yüksek öğretim kurulu tarafından seçilecek, 5 profesör ve Yargıtay, Sayıştay, Danıştay'ın göstereceği adaylar arasından seçeceği birer üye ve Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığınca seçilecek birer üyeden oluşmaktadır.
Daha alt seviyedeki yönetimlerin yapılanmasına gelince: Rektörler, üniversitelerin profesör, doçent, yardımcı doçent unvanlı öğretim üyeleri tarafından belirlenen 6 profesör aday arasından önce YÖK tarafından 3'e düşürülmekte, bunların arasından biri Cumhurbaşkanlığı'nca atanmaktadır.
Rektörler olağanüstü yetkilerle bezenmiş durumdadırlar. Senato ve üniversite yönetim kurulları danışma gurubu durumunda kalmaktadır. Senato: rektör, rektör yardımcıları, dekanlar, enstitü ve yüksek okul müdürleri ile fakülte kurullarınca seçilecek birer öğretim üyesinden oluşmaktadır. Üniversite yönetim kurulu ise rektör, dekanlar ve senatoca seçilen 3 profesörden oluşmaktadır.
Dekanlar, rektörün önerisi ile YÖK tarafından atanmaktadır. Fakülte kurulu ve Fakülte yönetim kurulları ise fiilen dekana yardımcı-danışma organı durumundadır.
Yüksek okul müdürleri rektör tarafından atanmaktadır. Bölüm ve bilim dalı başkanları öğretim üyelerince seçilmelerine karşın, fiiliyatta yetki ve sorumlulukları yok denecek düzeydedir.
Yüksek öğretim kurulu teşkilat ve çalışma yönetmeliğine göre, YÖK başkanı, YÖK üyeliği, yürütme kurulu üyeliği, denetleme kurulu üyeliği, rektörlük, dekanlık ve yüksek okul müdürlüğü için belirleyici hiçbir şart aranmamaktadır.
Yasa ve yönetmeliklere göre yapılanmayı bu şekilde açıkladıktan sonra kısaca sistemin işleyiş ve denetimini tartışmak yararlı olacaktır.
Mevcut sistemde yönetim, seçime dayalı gibi gözükmesine karşın; fiiliyatta tepeden yapılan atamalarla yürümektedir. Yılların eğitimini almış, bilim ve düşünce aşamasında en üst düzeye gelmiş öğretim üyelerinin dahi kendilerini yönetecek kişileri seçme hakkı kısıtlıdır. Üst yönetimin oluşması aşamasında: üniversitelerarası kurulda, YÖK'te, yürütme kurulunda ve hatta denetleme kurulunda seçimle gelmiş kişilerden fazla atanmış kişiler vardır. Bu şartlar altında, demokratik olma iddiası ise lafta kalmaktadır. Söz konusu kurullara adaylık için gerekli şartların açık ve kısıtlayıcı olmaması sıkıntının bir diğer nedenidir. Net ve bağlayıcı olmayan kurallar, hiçbir deneyimi olmayan ve hatta daha önceki görevlerinde yeterince başarı gösterememiş kişilerin dahi üst yönetimde görev almasına olanak sağlamaktadır.
Üniversitelerin idari yapılanmasında ise, katılımcı uygulama yok denecek düzeydedir. Eğitim, öğretim, araştırma yapan öğretim üyelerinin etkisi senato ve fakülte kurullarına temsilci göndermekten ibarettir. Ancak bu temsiller rakamsaldır. Zira atanmış kişilerin çoğunluğu oluşturmaları ve sahip oldukları aşırı yetkileri karşısında, seçilmişler etkisiz kalmaktadır. Rahatsız edici bir ifade olsa dahi kabul etmemiz gereken gerçekler vardır. Bu ülkede rektörler bakanlardan daha fazla yetkiye sahiptirler. Toplumun en aydın kesimini yönetmek durumunda olmalarına karşın; uygulamada katılımcı demokrasiye sıcak bakmamaktadırlar. Dahası toplumun en aydın kesimi olan öğretim üyelerine, yöneticilerini denetleme olanağı da tanınmamıştır. 4 yılda bir yapılan seçimler ise, YÖK düzeyinde fazlaca bir anlam taşımamaktadır. Yüzlerce bilim adamının verdiği kararı, akademisyen olmayanlarında bulunduğu 24 kişilik bir gurup tersine çevirebilmektedir. Nitekim bazı kişilerin, öğretim üyelerinin tercihinde alt sıralarda olmasına karşın, rektör atanmaları alışılmış bir uygulamadır. Seçilmiş ve atanmış kişilerin idarenin direktiflerine uymadıkları takdirde görevden uzaklaştırıldıkları bilinen bir gerçektir.
Öte yandan, 1980'li yıllarda öğretim üyesi açığının karşılanması amacı ile kanunda yer bulan uzman ve öğretim görevlisi atamaları sadece rektörlerin insiyatifinde olup, bu kadrolar yardımcı doçentlik atamaları için basamak olarak kullanılmaktadır. Şekli bir kurala bağlı olan yardımcı doçentlik kadroları ise seçim dönemlerinde oy sağlamak için koz olarak kullanılmaktadır. Nitekim tüm yardımcı doçent atamalarının önemli bir bölümünün rektörlerin görevlerinin son yıllarında gerçekleşmesi bu savı kanıtlamaktadır. Sistemin çarpıklığının bir diğer kanıtı da, rektörlerin büyük çoğunluğunun seçim dönemi yaklaştığında, öğretim üyelerinin teveccühünü kazanmaktansa YÖK tarafından atanmayı savunmalarıdır.
Sonuç olarak, toplumun en aydın kesimine "siz kendinizi idare edemezsiniz. Sizi idare edecekleri biz atarız-seçeriz." diyen mantaliteyi demokrasi ile bağdaştırmak güçtür.
Eğitim ve Öğretim Sorunları
1998-1999 öğretim yılı itibariyle örgün öğretimde "fakülteler, 4 ve 2 yıllık yüksek okullar ve ikinci öğretimde) toplam 881.897 öğrenci bulunmaktadır. Açık öğretimde bulunan öğrenci sayısı ise 492.560'tır. Diğer yüksek öğretim kurumlarındaki 7.962 öğrenci ile birlikte toplam sayı 1.382.149'a ulaşmaktadır (Tablo 12). Yabancı uyruklu 18.350 öğrenci çıkarıldığında ülkemiz gençliğinden 1.363.799 adedi yüksek öğrenim görmeye devam etmektedir. Çağ nüfusu göz önüne alındığında: 1998 yılı için toplam okullaşma oranı % 26.93'tür (Tablo 13, Grafik 1).
Özellikle son yıllarda ciddi bir sorun olmaya başlayan ÖSS'a getirilen değişiklik ve uygulamadaki hatalar sıkıntılara neden olmaktadır. Uygulamadaki büyük hataların yanı sıra; yerleştirilen öğrencilerin örgün öğretimde % 13.9'u, açık öğretimde % 18.5'u, gösterilen kurumlara kayıt yaptırmamaktadır (Tablo 14, Grafik 2,3).
Tüm yüksek öğretim içindeki 2 yıllık meslek yüksek okullarının payı % 14.7, açık öğretimin ise % 35.6'dır. 1992-1993 eğitim-öğretim yılında başlayan ikinci öğretimde (paralı gece öğretim) öğrenci sayısı son dört yılda yaklaşık % 113'lük bir artış göstermiştir. 1998-1999 öğretim yılı itibariyle ikinci öğretim öğrenci sayısı 167.498'e ulaşmıştır .
Tablo 12. 2000-2001 Eğitim-öğretim yılındaki öğrenci sayıları
| | Öğrenci Sayısı |
| ÜNİVERSİTELER |
| Örgün Öğretim |
| Fakülteler (510)* | 546.601 |
| 4 Yıllık Yüksekokullar (164)* | 53.702 |
| 2 Yıllık Meslek Yüksekokulları (401)* | 177.235 |
| İkinci Öğretim | Lisans | 145.074 |
| Ön Lisans | 62.036 |
| TOPLAM | 984.648 |
| Açıköğretim |
| Lisans | 372.363 |
| Ön Lisans | 143.220 |
| TOPLAM | 515.583 |
| DİĞER YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI |
| Lisans | 7.403 |
| Ön Lisans | 571 |
| TOPLAM | 7.974 |
| TÜRKİYE TOPLAMI | 1.508.205 |
* Birim sayısı
Tablo 13. Çağ nüfusunun yıllara göre değişimi
| Yıl | Çağ Nüfusu (18-21Yaş) |
| 1994 | 5.093.000 |
| 1995 | 5.228.000 |
| 1996 | 5.184.000 |
| 1997 | 5.142.000 |
| 1998 | 5.102.000 |
| 1999 | 5.063.000 |
| 2000 | 5.025.000 |
Grafik 1. Çağ nüfusunun yıllara göre değişimi
Tablo 14. 1998 ÖSYS'de örgün öğretim ile açık öğretime yerleştirilen ve kaydolan öğrenci sayıları.
| | Yerleştirilen (Y) | Kaydolan (K) | K/Y (%) |
| ÖRGÜN ÖĞRETİM |
| Lisans | 153.348 | 139.053 | 90,7 |
| Ön Lisans | 101.593 | 80.507 | 79,2 |
| TOPLAM | 254.941 | 219.560 | 86,1 |
| AÇIKÖĞRETİM |
| Lisans | 109.145 | 82.875 | 75,9 |
| Ön Lisans | 57.049 | 40.972 71,8 |
| TOPLAM | 166.194 | 123.847 | 74,5 |
| GEN. TOPL. | 421.135 | 343.407 | 81,5 |
Grafik 2. Örgün öğretimde Lisans ve Ön Lisans programlarında yerleştirilen ve kaydolan öğrenci sayıları
Grafik 3. Açık öğretimde Lisans ve Ön Lisans programlarında yerleştirilen ve kaydolan öğrenci sayıları
1997-1998 öğretim yılında Yüksek öğretimden mezun olan öğrenci sayısı 188.037'dir. Bu ise yaklaşık olarak kayıt yaptıran öğrencilerin yarısıdır. Kayıt sayıları ve eğitim süreleri göz önüne alındığında yılda ortalama 350.000 mezun beklenmektedir.
Öte yandan, 1998 yüksek öğretim çağ nüfusu 5.102.000'dir. Toplam okullaşma oranı % 26.7, örgün eğitimde % 16.9'dur. Lisansüstü öğrencileri de eklendiğinde bu oranlar % 28.3 ve % 18.7'ye yükselmektedir . 1995 yılı verileri ile toplam okullaşma oranları gelişmiş ülkelerde % 39-84, gelişmekte olan ülkelerde % 3.5-17.3, az gelişmiş ülkelerde % 3'ün altındadır. Dünya ortalaması ise % 26.2'dir .
Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin sayıları ise: 8.682 profesör, 5.104 doçent ve 10.189 yardımcı doçent olmak üzere toplam sayı 23.975'tir. Araştırma görevlisi ve diğer öğretim elemanlarının sayısı ise 39.024'tür (Tablo 15). Özel öğretim kurumlarındakiler bu sayının dışındadır. Örgün öğretimdeki öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı 35; Genel ortalama ise 62 civarındadır.
Tablo 15. Üniversitelerdeki öğretim elemanları sayıları
| | 1998-1999 | 1999-2000 | 2000-2001 |
| Profesör | 7.714 | 8.202 | 8.682 |
| Doçent | 4.330 | 4.755 | 5.104 |
| Yardımcı Doçent | 8.102 | 9.044 | 10.189 |
| Araştırma Görevlisi | 23.765 | 25.079 | 25.542 |
| Diğer Öğretim Elemanları | 15.259 | 16.786 | 17.233 |
| TOPLAM | 59.170 | 63.866 | 66.750 |
YÖK tarafından kabul edilen bir araştırmaya göre, 2005 yılında ülkemizdeki yükseköğretim çağ nüfusunun 5.362.000 olacağı tahmin edilmektedir. Buna göre, Türk yükseköğretim sisteminin 2005 yılındaki hedefleri ise: Toplam öğrenci sayısı 2.145.000, açık öğretimdeki öğrenci sayısı 536.000, örgün öğretimdeki lisans öğrenci sayısı 965.000, örgün öğretimdeki ön lisans öğrenci sayısı 644.000, toplam okullaşma oranı % 40, açık öğretimin payı % 25, lisans öğrencilerinin payı % 45, ön lisans öğrencilerinin payı % 30 olarak belirlenmiştir . Hemen belirtelim ki bu hedeflerle dahi okullaşma oranı % 50'nin altında olacaktır.
2005 yılı hedeflerine göre (Tablo 16): Örgün öğretimdeki lisans programlarındaki öğrenci sayısının 965.000'e çıkması durumunda, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının bugünkü değeri olan 35'in korunması halinde bile, 28.000 öğretim üyesi gerekmektedir. Bugünkü öğretim üyesi sayımız 20.146'nın aynen korunsa dahi, önümüzdeki altı yılda yaklaşık 8.000 yeni öğretim üyesi gerekmektedir. 35 sayısının 25'e düşürülmesi halinde, sisteme girmesi gereken yeni öğretim üyesi sayısı ise yaklaşık olarak 20.000'e çıkmaktadır.
Yükseköğretim kurumlarımızda halen 23.765 araştırma görevlisi çalışmaktadır. Bu elemanlara doktora yaptırılarak üniversitelerde kalmaları sağlanabildiği takdirde, öğretim üyesi sayısı önümüzdeki altı yıl içerisinde 20.000 artabilir.
Tablo 16. YÖK'nun 2005 yılı hedefleri
| Saha | 99 doneleri | Hedef |
| Yükseköğretim çağ nüfusu | 5.063.000 | 5.362.000 |
| Toplam öğrenci sayısı | 1.382.149 | 2.145.000 |
| Toplam okullaşma oranı | % 27.3 | % 40 |
| Açık öğretimdeki öğrenci sayısı | 492.560 | 536.000 |
| Açık öğretim payı | % 35.6 | % 25 |
| Örgün öğretimdeki lisans öğrenci sayısı | 881.897 | 965.000 |
| Lisans öğrencilerinin payı | | % 45 |
| Örgün öğretimdeki ön lisans öğrenci sayısı | 218.600 | 644.000 |
| Ön lisans öğrencilerinin payı | % 16 | % 30 |
Meslek yüksekokullarında görev yapan öğretim görevlilerinde kantite sorunlarının yanı sıra ciddi kalite problemi de bulunmaktadır. Halen bu okullarımızda görev yapan öğretim elemanı sayısı 4.455 olup, öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 46'dır. Bu oranın korunması halinde, 2005 yılı hedeflerine göre ön lisans programlarındaki öğrenci sayısının 644.000'e çıkması durumunda, gerekli öğretim elemanı sayısı 14.000 olacaktır. Bu 10.000 yeni öğretim elemanına gereksinim anlamına gelmektedir. Söz konusu oranın, genel yüksek öğrenim oranı olan 35'e düşürülmesi halinde, gerekli yeni öğretim elemanı sayısı yaklaşık olarak 14.000'dir .
Sayısal düzey açısından bulunulan bu olumsuz tablonun yanı sıra; öğrencilerin demokratik hakları açısından da anlaşılamaz bir kaos olarak süregelmektedir. Liseyi bitirmiş, 18 yaşını geçmiş, seçme hakkına sahip, yasalar önünde reşit bir populasyon olan öğrenciler, idare açısından niye hala rüştünü ispat etmemiş, güvenilmez, potansiyel suçlular gibi yorumlanmaktadır?
Yüksek öğrenim çağındaki gençlik, askere gidebilir. Ülke , vatan ve devlet için çarpışabilir. Canını ve kanını verebilir. Suç işlediğinde yetişkin olarak yargılanır. Cezasını çeker. Milletvekillerini, belediye başkanlarını, her türlü encümeni seçebilir.......... Ama.......... Yüksek eğitim yapmaya kalkışırsa: idareye hiç bir şekilde etken olamaz. Saçını sakalını bile istediği şekilde kestiremez. İdarenin öngördüklerini beğenmeme hakkı yoktur. Çünkü idare, her şeyin en iyisin bilir ve yaparlar. (!)
Peki geleceği, cumhuriyeti, devleti emanet edeceğimiz nesli böyle mi yetiştireceğiz? Çağı, bilgiyi, teknolojiyi öğrenmesi gereken genç dimağları biz böyle mi eğiteceğiz?
Okullar kışla, okul kapıları nizamiye mi? ki: öğretim üyeleri kapıda kontrol yapsın. Dershaneye ilim öğrenmek için gelen genci geri çevirmeye kimin hakkı olabilir?
Yüksek eğitim, gençlerin dış görünüşlerinin eğitim yeri olmamalıdır. Tam tersine beyinlerin şekillendirildiği, geleceği hazırlayacak insanların yetiştirildiği kurumlar olmalıdır. Bu nedenle: yüksek öğrenim demokrasi eğitiminin de bir parçası olmalıdır.
Dahası: katılımcı demokrasiden bahsediyoruz. Tüm üniversite mensuplarının % 60'ından fazlası öğrenciler değil mi?........ Demokrasi toplumun kendi kendisini idaresi değil mi idi? En enerjik çağlarını yaşayan yüksek öğrenim gençliği demokratik koşullarda kendini ifade edemezse; haklarını savunamazsa; demokrasi nasıl yerleşecek?
Fakülte kurulları, yüksek okul kurulları, üniversite kurulları............. Hepsi ama hepsi öğrenciye yasak.......... Ama niye.......... Neden korkuyoruz ki? Yoksa bu öğrenciler kendilerini bilemeyecek kadar tehlikeli veya kapasitesiz mi? Niye yüksek okul kurulunda veya fakülte kurulunda öğrenci temsilcisi bulunmaz? Niye 500 öğretim üyesinin temsilcilerinin bulunduğu senatoda, sayıları onbinlerle ifade edilen öğrencilerden biri bile bulunmaz? En azından kendileri ile ilgili olarak alınacak kararların tartışmasına katılmalarına niye olanak verilmez? Anlamak mümkün değil.
1981 öncesinde 1750 sayılı yasa ile tanınmış olan, öğrencilerin demokratik haklarının kötü kullanılmış olması; özerk üniversite kavramındaki yorum hataları bu antidemokratik uygulamalara gerekçe olabilir mi?
Politize bir üniversite gençliğinin sakıncaları çok tartışıldı. Eleştirenlerin haklı oldukları pek çok konu olabilir. Vardır da. Ancak ayni kaos döneminde, üniversite kanununu farklı yorumlayanlar, idaresindeki üniversitelerin anarşi yuvası haline gelmesine neden olanların, sırf bu nedenle, demokratik haklarını kullanmamalarını istemek mümkün mü? Kaldı ki ülke ve toplum sorunlarına sırtını dönen, depolitize bir gençlik daha mı yararlı olacaktır? Kitap okumayan, televole kültürü ile yetişen nesiller, 21. yy için yeterli olacak mıdır? Yüksek öğrenim çağında iken haklarını savunamayacağını düşündüğümüz gençler, 25 yaşından sonra bu milletin geleceğine nasıl yön verecekler?
21. yy'ın sivil toplum örgütlerinin asrı olacağı kesin. Yetiştirdiğimiz en aydın gençlerimize toplum şuuru ve demokrasiyi yeterince veremezsek; bu gençler okul bittiğinde çağlarına nasıl ayak uyduracaklar?
Bunlar: bizim gençlerimiz. Yüksek öğretimde önce haklarını savunmayı, fikir üretmeyi ve toplumla barışık bir insan olarak yetişmeyi hak etmiyorlar mı? Yüksek öğretim kurumlarında demokrasiyi tehlikeli bir unsur olarak görürsek; bu çocuklarımızın baskıdan kurtulduklarında (okulu bitirip demokratik ortama geçtiklerinde) tolerans ve hoş görü sahibi olmalarını nasıl sağlarız?
Öte yandan, yüksek öğretimde katkı payı adı altında alınan harçlar, toplumun büyük çoğunluğu tarafından karşılanamaz durumdadır. Ciddi bir sosyal problem olmaya adaydır. Örneğin, asgari ücretin 200 milyon TL civarında olduğu günümüzde, örgün 1. öğretimdeki katkı payları 300 milyon TL'yı bulmaktadır. İkinci öğretimde ise daha yüksektir. Açık öğretim rakamlarını bir yana tutarsak, bu rakamları asgari ücretle çalışan öğrenci velilerinin ödemeleri çok güçtür. Hatta bazı bölümler için imkansızdır. Üniversitelerin gelirlerinin toplam % 5'ini oluşturan bu rakamların yaratacağı yük, toplumumuz için ağırdır. Özellikle gelişmiş ülkelerde % 25' leri aşan katkı paylarının örnek gösterilmesi ise gerçekçi değildir. Sivil toplum örgütlerinin yeterince kuvvetlenmediği, üniversite vakıflarının burs-kredi konusunda yeterli desteği sağlamadığı ülkemizde, kağıt üzerindeki rakamların gelişmiş ülkelerle kıyaslanması rasyonel değildir.
Öte yandan özellikle son yıllarda yaygınlaşmaya başlayan bir diğer çarpık uygulama, özel yetenek sınavları ile öğrenci alınan bölümlere açılan sınavlarda belirlenen ücretlerdir. Resim, beden eğitimi ve müzik sahalarına alınacak öğrenciler için yapılan sınavlara koyulan yüksek ücretlerin akıl, mantık ve izanla ilişkisi yoktur.
Yurtdışı Eğitim ve Öğretim Üyesi Yetiştirilmesi
Yurtdışına öğrenci gönderme işlemi, 1987 yılına kadar 1416 sayılı Kanun kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmüştür. 1987 yılında 2547 sayılı kanunun 33. maddesinde yapılan değişiklikle üniversiteler de eleman göndermeye başlamıştır. Nitekim, 1999 ve 2000 yılları için, yurt dışına toplam 620'şer öğrencinin gönderilmesi planlanmıştır. Üniversiteler tarafından yurt dışına gönderilecek öğrenci sayıları ise, Maliye Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulunun ortak kararı ile sadece 100 olarak belirlenmiştir.
1987-1999 arasında toplam olarak 3336 araştırma görevlisi yurtdışına gitmiş; bunlardan 1319'u (% 39) halen eğitimlerine devam etmektedirler. Bunlardan toplam 1482 adedi geri dönmüştür. İçlerinden sadece 364'ü, yüksek lisans derecesi almış olarak geri dönmüştür.
Öte yandan 1997 yılında öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak üzere tahsis edilen 1.000 kişilik araştırma görevlisi kadrosuna, ÖSYM tarafından yapılan Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavı'na (LES) benzer nitelikteki Yurt Dışı Lisansüstü Sınavı (YLS) ile ancak 385 kişi yerleştirilebilmiştir.
Keza, 1998 yılında başlayan Yurt İçi Lisansüstü Programları projesi içinde, araştırma görevlisi adaylarının merkezi sınavla belirlenmesi esas alınmıştır. Başvuracak adayların belirli bir not ortalamasına ve LES (Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) puanına sahip olmaları istenmiştir. Atanma içinde KPDS'dan (Kamu Personeli Dil Sınavı) en az 60 almaları şartı getirilmiştir. Son değişiklikle bu imtihan ÜDS (Üniversite dil sınavı) olarak değiştirilmiştir.
Ancak realitede, 1998 yılında yapılan 400 kişi kontenjanlı sınav için sadece 518 kişi başvurmuş ve sadece 208 aday sınavı kazanmıştır. Bu durum, bilim adamlığına karşı, yeni yetişen gençlerin ilgisinin azaldığının kanıtıdır. Açık ifade ile YÖK, elindeki sayıca yetersiz kadrolara dahi eleman bulamaz duruma düşmüştür. Tüm bu olumsuzlukların yanı sıra son dönemdeki YÖK idaresi, yurt dışına gönderilmiş olan araştırma görevlisi ve doktora öğrencilerinin yaklaşık 1/3'ünü bilim dışı gerekçelerle geri çağırmıştır.
Öte yandan, yüksek lisans ve doktora eğitimlerinin sadece büyük şehirlerdeki üniversitelere verilmesini anlamak ta mümkün değildir. Kendi kurduğu üniversitelerin eğitim yaptıramayacağını, bilimsel basamağın ilk aşamasındaki araştırmaları yaptıramayacağını savunan anlayışı kabul etmek mümkün değildir. Kaldı ki bu uygulama AB'nin öngördüğü standartla çelişmektedir.
................................................
Akademik ilerlemelerde sıkıntılar devam etmektedir. Öğretim görevlisi ve uzman kadrolarına atanma koşulları kuramsallaşmalıdır. Bu açıdan yardımcı doçentlik ve doçentlik sınavlarının standardize edilmesi kaçınılmaz bir gereksinimdir. Profesörlük ve doçentlik kadrolarına atanmalarda ise atanmışların keyfi uygulamaları sona erdirilmelidir. Akademik ortamda kadro ve atamalar öğretim üyelerinin başında sallanan kılıç olmaktan uzaklaştırılmalıdır.
Öğretim görevlisi ve uzman kadrolarına atanma için hiçbir kural bulunmamaktadır. Tümüyle rektörlere bırakılan bu kadroların kullanımı, keyfi olarak süregelmektedir. Okulu yeni bitirmiş gençlerden öğretim görevlisi veya uzman atanması mümkündür. Dahası bu kadrolar öğretim üyeliği için ön görülen zorlayıcı kuralların da dışındadır. İyi niyetle konulan bu kurallar, fiiliyatta mesleki bilgi ve deneyim olarak yetersiz kişilerin atanmasına olanak vermektedir. Hatta zaman zaman idareye yakın sekreter, teknisyen vb gibi elemanlara dahi bu kadroların verildiği konuşulmaktadır.
Yardımcı doçentlik: 1750 sayılı yasada bulunan başasistanlık uygulamaları, 2547 sayılı yasada yardımcı doçentlik şekline çevrildi. 1981 öncesi başasistanlık için uzun bir lisansüstü eğitim ve doktoradan sonra kürsü kurulundan okeylenen genç bilim adamları başasistan statüsüne geçer ve bilimsel çalışmalarına devam ederdi. Bu noktada, kürsü kurulunun kararının her şeyin üstünde olması, kürsü ağalığı eleştirilerine neden oluyordu.
Günümüzde, yüksek lisansını ve doktorasını tamamlamış genç bilim adamlarının önünde aşılması güç bir engel olarak durmaktadır. Kriteri olmayan, kadrosuna güvenilmeyen, hoca ile asistan arası bir durumdur. Bir gün öncesine kadar asistan durumunda olan genç bilim adamı doktora sınavı ile hocalık düzeyine geçmektedir.
Yardımcı doçentlik, 1981'de öğretim üyesi sayısındaki yetersizlik nedeniyle ihdas edilmiştir. Aradan geçen 19 yılda, tamamen tartışılır hale geldi. Büyük ve eski üniversitelerde kadrosuzluk nedeniyle bekleyen doçent ve hatta profesörlerin işgalindedir. Taşrada ise kuralların işlemediği, kuralsızlığın kaosa yol açtığı bir curcunadır...........
Herkesin kabul etmesi gereken bir konu var: Yardımcı doçentler, özellikle taşra üniversitelerinde, eğitimin yükünü en fazla çeken gurubu oluşturmaktadır. Dahası en fazla bilimsel çalışmaları yapanların arasındadırlar. Ancak bu durum sistemdeki çarpıklığı mazur göstermemelidir. İdari sistem içinde, ana bilim dallarının kararları göz önüne alınarak veya doğrudan idarece yardımcı doçentlik kadroları ihdas edilebilmektedir. Fakülte kurulları veya üniversite kurullarının da etkinliği kağıt üzerinde kalmaktadır. Her hangi bir şekilde "rektöre ulaşabilen" yardımcı doçent adayı, idarenin merkezileşmesinin yarattığı totaliter yaklaşımla, rahatlıkla atanabilmektedir. Bu performansı gösterebilen kişiler için yabancı dil sınavı ve hatta bilimsel dosyaların jüri tarafından incelenmesi sadece formalitedir. Üniversite çevrelerinde, yardımcı doçentlik yabancı dil sınavının objektifliği; hatta bilimsel jürilerin seçimi ve raporları, yoğun espri konusudur. Hatta seçim zamanlarında oy verecek bazı yardımcı doçent adaylarının, dosyalarının jürilere gitmeden, faksla inceleme raporlarının alındığı söylenmektedir.
Yardımcı doçentliğe atanan genç bilim adaylarının her 2-3 yılda bir yeniden dosya hazırlamaları,yeni jüri raporu beklemeleri gerekmektedir. Üniversitedeki tüm akademisyenler, eğitimciler ve diğer çalışanlar için söz konusu olmayan bu durum yardımcı doçentlerin başında "Demokles'in Kılıcı" gibi sallanmaktadır. İdarenin hoşuna gitmeyen veya idareden farklı düşünen yardımcı doçentler sözleşmelerinin uzatılmaması tehlikesi altındadır.
İki veya üç yıl için atanan yardımcı doçentlerin sürelerinin uzatılması hiç bir objektif kritere bağlı değildir. Seçilen veya ayarlanan jüri üyeleri sayısız çalışma yapmış adayı başarısız bulabilir. Veya hiç bilimsel çalışma yapmamış kişiler yeniden yardımcı doçent atanabilir. İlan edilen kadrolara 50-60 çalışma ile müracaat eden kişi, 8-10 çalışması olan karşısında yetersiz bulunabilir. Atama mevkiinde olan kişi, yardımcı doçent olacak kişi ile açık pazarlık yaparak ömür boyu her seçimde kendisini destekleme sözü alabilir. Ve tüm bunlar, toplumun ve aydın kesimi olması gereken; demokrasiyi hazmetmesi gereken yüksek öğretim kurumlarında olmaktadır.
Doçentlik aşaması: Uzun yıllar yardımcı doçent olarak çalışan, kurumun yükünün büyük bölümünü sırtlanan, yeterli bilimsel çalışmalar yapan, bu arada yabancı dil sınavını da veren yardımcı doçent, doçentlik sınavına müracaat eder. Şüphesiz bu aşamalarda torpili ve çevresi üye olduğu için bu sıkıntıları çok az çeken, hatta hiç çekmeyen adaylar da bulunabilir. Hatta tıpta uzmanlık sınavını verdikten 6 ay sonra doçentlik sınavına giren adaylar bile bulunabilir Ancak bunlar doğuştan harika çocuklar (!) gurubunu oluşturmaktadırlar.
Tablo 17. Doçentlik sınavı ile ilgili sorunlar:
| . | Baskıda yayın olgusu, |
| . | Jürilerin ve yayınların standardize edilmemesi, |
| . | Ticari yayıncılık, |
| . | Bekleme süresinin olmaması, |
| . | Önyargılı yaklaşımlar, |
Her yıl mayıs ayında yapılan doçentlik müracaatlarından sonra Haziran ayında bilgisayardan çıkan ve rektörler tarafından gözden geçirilen jüri listeleri adaylara ve ilgili üniversitelere bildirilir (di). Son 2 yılda ise doçentlik sınavlarının ne zaman yapılacağı bile belli değildir.
Bilgisayardan çıktığı ifade edilen liste rektörlerin bulunduğu toplantıda masaya gelir. Rektörler aksini iddia etseler de, yaygın kanı olarak kendi üniversitelerinden imtihana giren doçent adaylarının jürilerinde düzenlemeler yapabilirler. Liste kesinleşince, adaylara ve üniversitelere bildirilme aşamasına geçilir. Heyecan dolu trafik te burada başlar.
Önce heyecanlı telefon görüşmeleri: "Bu çocuk bizim çocuğumuz. İyidir. Terbiyelidir. Gayretlidir." veya "..... zamandır benim yanımda çalışıyor. Kefil oluyorum." Veya "Bu çocuk bizim çocuğumuz. Bizim görüşümüzdedir. Zaten fakültede karşı gurup bu çocuğu ezmeye çalışıyor. Doçent olursa rahatlar. İyi olur."
Veya aksine, "Bu aday anabilim dalı içerisinde de problem. Zaten biz istemeden tepeden inme geldi. Takdir sizin." Veya en hafifi "Fena çocuk değil ama biraz saygısızdır. Sen bilirsin." Veya "Bunlar ...... gurubun adamı. Üniversiteyi ele geçirmeye çalışıyorlar."
Sanki doçent adayı değil gelin adayından bahsediliyor. Veya doçent adayı değil de siyasi bir kadroya atama yapılacak!... Peki nerede kaldı bilimin tarafsızlığı. Bu referans telefonlarının (olumlu veya olumsuz) kişisel düşüncelerinden ve hatta menfaatlerden etkilenmediğini kim temin edebilir? Yıllarca bir taşra üniversitesinde tek tabanca olarak çalışmış bir öğretim üyesi, yanına gelecek ve ilerde muhtemelen rakibi olacak kişiye karşı ne kadar objektif olabilir?
Ve adayın turları: doçent adayı imtihan öncesinde jüri üyelerini ziyaretlere gider (Yasaklanmış olmasına rağmen). Gerçi büyük çoğunluk bunun gereksiz olduğunu ifade eder ama aday bilir ki: imtihan öncesi yapılacak ziyaret ve görüşmeler sınavına olumlu katkıda bulunacaktır.
Peki yok mudur bu değerlendirmelerin objektif kriterleri?
Kısaca doçentlik bilim dosyalarında karşılaşılan bazı durumlara değinelim.
Yayın sayısı değişebilir. Özellikle büyük üniversitelerde çalışan doçent adayları için çalışma guruplarının varlığı önemli bir faktördür. Birbirlerinden ayrı çalışan ama hedef benzerlikleri olan adaylar arasında kolektif yardımlaşmanın net örneği görülür. 5-6 kişi yaptıkları bilimsel çalışmalara birbirlerinin isimlerini yazarak kısa sürede kişisel dosyalarında bol sayıda yayın olması sağlanır. Toplam 7-8 yılı geçmeyen sürede, 100'ün üzerinde bilimsel çalışma yaptığı belirtilen bir adaya kapasitelerine şaşmamak mümkün değil. Her yıl için ortalama 10-15 bilimsel araştırma gerçekleştiren kapasiteyi (!) kutlamak gerekir.
Olay sadece yayınların sayısı mıdır? Tabii ki değil. Yayınların yıllara dağılımı dikkat çekicidir. Özellikle üniversite dışından doçentlik sınavına girenlerde görülen bir durum daha vardır. Yıllarca bilimsel aktivite göstermeyen adaylar, birden bire çok kısa sürede (1-2 yıl gibi) dosyasındaki yayınları artırır ve sınava girer. Tabii ki yayınların kalitesinde görülen düşüklük sempati kanalından kompanse edilmeye çalışılır. Dahası yayın sayısının artması için yayın artırma yöntemleri devreye girer. Araştırıcı bilimsel dosyasındaki yayın sayısını artırmak için baskıda yayın, paralı yayın, fason yayın yöntemlerine baş vurur.
Baskıda yayın olgusu en sık baş vurulan yöntemdir. Tanıdık bir editörden alınacak bol sayıda ki, ".................... isimli araştırmanız dergimizde yayınlanmak üzere kabul edilmiştir." ifadeli yazı sorunun çözümünü sağlar. Ancak enteresan olan konu bazen bu tip çalışmaların adayın dosyasındaki çalışmalardan yarısından fazlasını kapsamasıdır. Dahası 3-4 yıl içinde müteaddit defalar sınava giren adayların dosyalarında, bu çalışmaların ayni durumda bulunduğunu görebilirsiniz.
Maalesef, ülkemizde veya yurt dışında yayınlanan bilimsel dergilerin doçentlik sınavı açısından bir guruplandırması yapılmamıştır. Bilimsel çalışmaların yayınlandığı tüm dergilerde çıkan makaleleri değerlendirmek zorunluluğu vardır. Peki ama dergilerin kalitesinin hiç mi önemi yok? 5 tane öğretim üyesi bulunan .......... fakültesinde yayınlanan ve adayın zorunlu olarak dergi yönetiminde bulunduğu fakülte dergisinde yayınlanan, araştırıcıların kendilerinin dışında hiç kimsenin okumadığı çalışmaların değeri ne olmalıdır? Veya ........ kamu/özel kuruluşlarda derneklerce yayınlanan ve sadece çalışanlarının makalelerini yayınlamak amacına yönelik olan dergiyi, ulusal-uluslararası kuruluşlarca yayınlananlarla bir mi tutacağız? Çalışmaların yayınlanması için "yayın ücreti" veya "reprint ücreti" alan dergileri diğerleri ile eşdeğerde mi göreceğiz?
Uluslararası sahnede para karşılığı yayın yapan kuruluşlarda yayımlanan çalışmaları nasıl değerlendirmeliyiz? Acaba YÖK ve TÜBİTAK'ın yaptığı sınıflamalar yaygın ve etkin uygulanamaz mı?
............................................................................
Kongre bildiri veya posterleri ayrı bir sorundur. Kongre düzenleyicilerinin, yeterli katılımı sağlamak (ve dolayısıyle yeterli finansmanı sağlamak) için gelen her türlü çalışmayı kabul etmeleri yaygın bir davranıştır. Bildiriyi kaç kişinin dinlediği, posteri kimin incelediği veya tartıştığı ayrı bir sorun ....... Ama belgeler doçentlik aday dosyasına konduğunda, hepsi değerlendirilmek zorunluluğundadır. Tüm bilimsel yaşamı süresince 3-4 kongreye katılan ve her kongrede 4-5 çalışmadan, toplam 15-20 bildirinin sahibi olan adaya ne diyebilirsiniz? Hele hele bu kongrelerden biri veya ikisi yurtiçinde yapılmış ve yurtdışı katılımlar nedeniyle uluslararası gözüküyorsa .........
Yayınlarda isim sıralaması ayrı bir sorundur. Tek bir ana bilim dalından çıkan bir araştırmaya 2-3 kişinin katkısı olabilir. Hadi diyelim 4 olsun. Peki ama 7-8-10 kişinin birlikte yürüttükleri çalışmanın boyutunu düşünebiliyor musunuz? Herhalde dünya çapında bir araştırma olması gerekir (!). Ama bakıyorsunuz ya 2 kişinin rahatlıkla yürüteceği bir çalışma veya sağlık bilimleri sahasında, 25-50-100 hastanın dosyalarının retrospektif analizi. Multidisipliner çalışmalar ise ayrı bir sorun. Özellikle tanısal amaçlı kullanılan laboratuar branşlarında yapılan her çalışmaya söz konusu bölümden kişiler zorunlu olarak eklenmekte. Peki ama rutin kan tahlilini yapan veya tanısal işlemleri gerçekleştiren kişilerin bu çalışmaya bilimsel katkıları nedir? XYXY......... branşında gerçekleşen klinik veya deneysel araştırmaya uygulanan rutin laboratuar, röntgen veya diğer tanı amaçlı işlemler, bölümdeki kişilerin özel bilimsel çalışmaları ile mi gerçekleşmiştir?
Gelişmiş ülkeler bunu basitçe "yayının sonuna eklenen teşekkür notu" ile çözmüş. Bizde ise böyle bir şeye kalkıştığınızda genellikle ya laboratuar çalışmalarının yoğunluğu, ya tanı amaçlı girişimler için randevu sorunu karşınıza çıkar. Veya eğer retrospektif bir çalışma yapacaksanız laboratuar sonuçları kaybolabilir. Filmleri bulamayabilirsiniz (!). Çaresi: Söz konusu olan her bölümden bir iki kişiyi araştırıcılar listesine yazmak.
Tüm bu olumsuzluklar arasında jüri üyesinin önüne gelen dosyada adayın 3.-8. isim olarak bulunduğu çalışmayı nasıl değerlendireceksiniz? Adayın bu çalışmaya katkı düzeyine nasıl emin olacaksınız? Hatta kendi branşı ile hiç ilgisi olamayan bir yayını aday dosyasına koymuşsa ne yapacaksınız? Kendisi XX branşındayken, eşinin veya kardeşinin YY branşından yaptığı çalışmaya ismini yazdıran adaya karşı ne yapabilirsiniz? Her şeyden önce bilimsel etiği ilgilendiren bu sorunlara karşı yaptırım gücünüz ne olabilir?
.............................................................................
Tüm bu sorunlardan sonra, doçentlik sınavını başaran genç bilim adamını kadro sorunu beklemektedir. 2547 sayılı yasa ve ilgili yönetmeliklere göre doçent olmuş kişi kadro için yöneticilere yakın olmak zorunluluğundadır. Eğer rektör seçiminde karşı gurupta bulunmuşsa, veya idarenin tasarruflarını beğenmiyor ve bunu da açıklıyorsa, yardımcı doçentlik kadrosunda beklemesi daha uygun görülebilir. Bu olumsuzlukları aşmışsa, kadronun ilanı, müracaat, jüri üyelerinin tespiti ve raporlarının gelmesi beklenecektir. Peki ama, üniversitelerin üst kuruluşu olan YÖK tarafından düzenlenen sınavı geçen yeni doçent niye tekrar dosya hazırlamak mecburiyetindedir? (Hemen belirtelim ki doçentlik sınavı için branşlara göre değişmek üzere 7-11, kadroya atanmak için en az 5 takım dosyaya gerek duyulmaktadır.) Bu eziyet niye yapılmaktadır? Geçilen kadro sözleşmeli bir kadro mudur? Hadi diyelim kadro için birden fazla aday söz konusu ise gerekli olabilir. Ama tek adayın dahi söz konusu olduğu durumlarda günümüz şartlarında milyonlarca liralık yeni masrafın gerekçesi ne olabilir?
Doçentlik kadrosuna atandıktan sonra tam bir rahatlama söz konusu olacaktır. Eğer profesörlük arzu etmiyorsanız hiç kimse sizi yerinizden oynatamaz, emekli olana kadar huzur içinde yaşayabilirsiniz. Canınız sıkıldığında yılda veya iki yılda bir, asistanlarınızın yaptığı bir çalışmaya, isminizi son kişi olarak yazdırır ve durumu idare dersiniz.
5 yılı doldurduğunuzda aynen doçentlik kadrosuna atanmada ki kurallar geçerli olmak üzere kadronuz ilan edilebilir. Rektörün size karşı duygularına bağlı olarak jürileriniz seçilir. Dosyalarınız jürilere gönderilir. Raporlar gelir. (Bazen kelimesi kelimesine ayni raporlar da olabilir.) Üniversite kurullarından geçer. Ve siz, doçent olarak oturduğunuz öğle yemeğinden profesör olarak kalkabilirsiniz.
Profesörlük dosyası hazırlarken, uluslararası dergilerde yayınızın olup olmadığı, çalışmalarınıza atıf yapılıp yapılmadığı, üniversiteye katkınızın olup olmadığı ve düzeyi hep ikinci planda kalacaktır.
Profesör olduktan sonra.......
Tamamen hürsünüz. İsterseniz hiçbir şey yapmadan derslerinize girer, çayınızı- kahvenizi içer emekliliğinizi bekleyebilirsiniz. Özel işlerinize bakabilirsiniz. Kimse sizin ne yaptığınızı sormaz. Bu arada dikkat etmeniz gereken konu: idareye sorun yaratmamanızdır.
"Bilim adamlığının bir yaşam biçimi olduğu" veya "bilim adamlarının "extraordinary" insanlar olduğu" gerçekleri ise artık sadece geçmişte kalmış hayaller olacaktır.
Bilimsel Araştırmalar
21 yy'da bilgi çağına hazırlanan Türkiye'de YÖK' ün bilim politikaları da iflas etmiştir.Bilgi çağının karekteristiği olarak 2 kural vazgeçilmezdir. Birinci kural: Üretilen bilginin uluslararası platformda kabulüdür. Daha sonra bu bilginin uygulaması (teknoloji) ve yaygınlaştırılması (sanayii) aşamaları gerekmektedir.
Teknoloji ve sanayii aşamalarına gelmemiş bilginin değeri yoktur. Gelecekte de olmayacaktır.
İkinci kural ise, çağın gereği olarak bilgi en büyük ticaret metaı olacaktır. Bu noktada unutulmaması gereken konu, bilgi transferinde, alıcısı ve değeri çok olan malın ucuz olmayacağı; iktisadi, ticari, sanayii ve askeri değer taşıyan malları (bilgileri) üretenlerin paylaşmayı istemeyecekleridir. Daha açık ifade ile, gücü oluşturacak bilgi, ortalık yerde ve herkesin kullanımına açık olmayacaktır. Gelişmiş ülkelerin satacakları-paylaşacakları bilgi, eski ve pazar payını kaybetmiş olacaktır.
Bu acı gerçeklere karşılık: ülkemiz de Ar-Ge'nin büyük kısmını bulunduran üniversitelerimizde bilimsel çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Türkiye'nin uluslararası bilime katkıları göz önünde tutulduğunda: 1997'de SCI de 4410 makale bulunmuştur. Bu düzey 1998'de 4820 makale ile, dünyada 25. sırayı almaktadır (Tablo 18,19).
Tablo 18. Değişik atıf endekslerinde yayımlanan Türkiye kaynaklı makale sayıları.
| | 1985 | 1997 | 2001 | 2002 |
| | Sayı | Sıra | Sayı | Sıra | Sayı | Sıra | Sayı | Sıra |
| Science Citation Index | 555 | 43 | 4.410 | 27 | 7381 | 25 | 9303 | ? |
| Social Science Citation Index | 31 | 43 | 184 | 33 | 355 | 30 | 351 | ? |
| Arts and Humanities Citation Index | 8 | 45 | 33 | 35 | 34 | 36 | ? | ? |
| TOPLAM | 594 | | 4.627 | | 7770 | | | |
Tablo 19. SCI tarafından taranan dergilerde yapılan Türkiye adresli yayınlar.
| Yıl | DünyaToplamı | Yay. Say. | % Artış | Dünya Payı % | %Artış | DünyaSırası |
| 1974 | 425.020 | 222 | - | 0,052 | - | - |
| 1975 | 427.625 | 200 | - | 0,047 | - | - |
| 1976 | 449.458 | 235 | - | 0,052 | - | - |
| 1977 | 532.208 | 303 | - | 0,057 | - | - |
| 1978 | 536.550 | 337 | - | 0,063 | - | - |
| 1979 | 555.543 | 316 | - | 0,057 | - | - |
| 1980 | 564.694 | 380 | - | 0,067 | - | 41 |
| 1981 | 598.903 | 361 | 5 | 0,069 | 3 | 42 |
| 1982 | 671.395 | 386 | 7 | 0,058 | 16 | 44 |
| 1983 | 665.592 | 432 | 12 | 0,065 | 12 | 45 |
| 1984 | 646.480 | 501 | 16 | 0,074 | 14 | 44 |
| 1985 | 693.129 | 555 | 11 | 0,079 | 7 | 43 |
| 1986 | 703.964 | 612 | 10 | 0,088 | 11 | 44 |
| 1987 | 693.710 | 704 | 15 | 0,097 | 10 | 43 |
| 1988 | 696.171 | 828 | 18 | 0,119 | 23 | 42 |
| 1989 | 657.335 | 979 | 18 | 0,149 | 25 | 41 |
| 1990 | 671.772 | 1.117 | 14 | 0,170 | 14 | 40 |
| 1991 | 705.655 | 1.206 | 8 | 0,194 | 14 | 39 |
| 1992 | 726.444 | 1.653 | 37 | 0,229 | 18 | 38 |
| 1993 | 761.438 | 1.928 | 17 | 0,253 | 10 | 37 |
| 1994 | 799.376 | 2.308 | 20 | 0,288 | 14 | 34 |
| 1995 | 803.867 | 2.812 | 22 | 0,350 | 22 | 34 |
| 1996 | 904.893 | 3.774 | 34 | 0,428 | 22 | 29 |
| 1997 | 920.096 | 4.410 | 17 | 0,479 | 12 | 27 |
| 1998 | Veri Yok | 4.820* | 9 | Veri Yok | Veri Yok | 25 |
1985'te 43. Sırada bulunan ülkemizin bu düzeye gelmesi başarı gibi görülebilir. Zira, 3 Şubat 1993 tarihinde toplanan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nun, 2003 yılı için hedefler arasında, ülkemizin evrensel bilime katkı açısından dünya sıralamasındaki yerini otuzunculuğa çıkarılması şimdiden geçilmiş durumdadır. Büyük başarı gibi duran bu durum esasında BTYK'nun hedef tespitindeki başarısızlığını kanıtlamaktadır. Acı gerçek BTYK'nun tespit ettiği bilimsel hedefler noktasında toplumun gerisinde kalmıştır. Kaldı ki bu hedeflerle dahi 21. yy da lider ülke durumuna gelmemiz mümkün değildir. (Grafik 4,5)
Grafik 4. Türkiye'nin fen bilimleri sahasında uluslararası bilime katkısı (sayısal)
1998 yılında YÖK çatısı altında araştırmaya ayrılan ödenek (Ülkemizdeki Ar-Ge çalışmalarının yaklaşık % 70'ini oluşturmaktadır) yaklaşık 43 milyon ABD dolarıdır. Bu miktar, Massachusetts Institute of Technology'de (MIT) sadece bir bölüm için tahsis edilen miktara eşittir. ABD'de 1990'lı yıllarda akademik araştırmalara tahsis edilen ödeneğin toplamı yıllık 15 milyar $ civarındadır.
Türkiye'de, GSYİH'dan AR-GE'ye ayrılan pay % 0,45'tir. Bu pay gelişmiş ülkelerde % 2-3 arasında değişmektedir (Tablo 20). GSYİH'nın toplam boyutlarındaki farka dikkat edildiğinde olay daha açık olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, 1998 yılı itibariyle Türkiye'de, 10.000 nüfus başına düşen AR-GE personeli sayısı 10 iken, gelişmiş ülkelerde ise 130'tur.
Tablo 20 . GSYİH'dan AR-GE'ye ayrılan yüzde payın bazı ülkelerde yıllara göre değişimi
| Ülke | GSYİH'dan AR-Ge'ye Ayrılan Pay (%) |
| 1994 | 1995 | 1996 | 1997 |
| ABD | 2,43 | 2,52 | 2,55 | 2,59 |
| Japonya | 2,64 | 2,78 | Veri Yok | Veri Yok |
| Almanya | 2,33 | 2,28 | 2,26 | Veri Yok |
| Fransa | 2,38 | 2,34 | Veri Yok | Veri Yok |
| İngiltere | 2,11 | 2,05 | Veri Yok | Veri Yok |
| İtalya | 1,16 | 1,14 | 1,13 | Veri Yok |
| Kanada | 1,62 | 1,61 | 1,59 | Veri Yok |
| Rusya Fed. | 0,84 | 0,73 | Veri Yok | Veri Yok |
| Çek Cumh. | 1,25 | 1,15 | Veri Yok | Veri Yok |
| Macaristan | 0,89 | 0,75 | Veri Yok | Veri Yok |
| Polonya | 0,82 | 0,74 | Veri Yok | Veri Yok |
Halen bilim dünyamızda söz konusu olan bilimsel çalışmaların yayınlandıkları dergileri başlıca 2 genel gurupta değerlendirmek mümkündür.
A. Yurt dışı:
- Science Citation Index (SCI) tarafından taranan dergiler: TÜBİTAK ve YÖK tarafından A,B,C gurupları olarak sınıflandırılmaktadır.
- Science Citation Index tarafından taranmayan dergiler: Genellikle 3. Dünya ülkelerinde yayınlanmaktadır.
- Ticari amaçla çıkarılan dergiler: Bir kısmı SCI tarafından taranmaktadır.
B. Yurt içi:
- Ulusal nitelikli dergiler:
- - TÜBİTAK veya meslek kuruluşlarının dergileri,
- - Fakülte veya diğer kurumların dergileri, (Fakülte, kamu hastaneleri veya KİT'lere bağlı kuruluşların dergileri)
- - Kişi veya gurupların çıkardığı dergiler.
- - Özellikle ilaç ve medikal sanayii desteğinde çıkan dergiler.
Bilimsel çalışmaların ve dergilerin genel değerlendirilmesi yapıldığında: Araştırmaların kalitesi ile yayınlandıkları dergi arasında yakın ilişki olmasına karşın; mutlak değildir.
Bilimsel çalışmaların değerlendirilmesinde başlıca kriterler: öncelikle uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmış olması, atıfta bulunulması ve patent uygulamasına ulaşılmasıdır. Dergiler içinse önemli olan: uluslar arası platformda yayınlanması, uluslar arası sistemlerce (SCI, SSCI, AHCI) taranmasıdır.
Araştırma-yayınlanan dergi ilişkileri: Bir bilimsel araştırmanın yayınlanmasında en tercih edilen yöntem uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmasıdır. Bu dergilerin "Science Citation Index" (SCI), "Social Science Citation Index" (SSCI) ve "Arts and Humanities Citation Index" (AHCI) tarafından taranıyor olması önemli bir özelliktir. Özellikle "Social Science Citation Index"'te yayınlanabilecek çalışmaların ulusların kendi dillerinde olması yaygın bir alışkanlıktır..
Tüm bu bahsedilen faaliyetler sonucunda değerlendirilmeye alınan bilimsel dergiler TÜBİTAK tarafından (YÖK tarafından da kabul edilmektedir.) A,B,C,D sınıflarına ayrılmaktadır. Yapılan çalışmalar yayınlandıkları dergilerin sınıflarına göre TÜBİTAK tarafından ödüllendirilmektedir.
Yurt içi dergilerde ise SCI, SSCI ve AHCI'ce taranan dergi yok denecek kadar azdır. Diğer dergilerde ise hakem uygulaması yapılmakla birlikte, büyük çoğunluğu uluslararası standardın altındadır.
Nitekim kamu kuruluşları tarafından yayınlanan veya özel kişi ve kurumların çıkardıkları dergiler sadece yayın sahiplerinin ilgisini çekmektedir. Hatta yayın sahipleri dışında, kimsenin kapağını dahi açmadığı dergilerdir. Maalesef fakülte dergilerinin de çoğunluğu ayni durumdadır. Bilim adına sarf edilen milli servetin yanı sıra, bilim dünyasında da ilgi görmeyen bu çalışmaların, yayınlandıktan sonra hiç bir yerde adları dahi geçmemektedir. Keza ulusal bir tarama sistemimizin veya bilimsel dökümentasyon merkezimizin olmaması bu açıdan önemli bir eksikliktir. Günümüzde Türk bilim adamları, 100-150 yıl önce yabancı dergilerde yayınlanmış araştırmaları taramasına ve ulaşmasına karşın, kendi insanlarımızın çalışmalarına ulaşmak imkanından yoksundur.
Bu genel olumsuzlukların yanı sıra yayın politikasında son yıllarda yaygınlaşmaya bağlayan etik sorunlara da değinmek gerekir.
Gelişmiş ülkelerdeki bilim çevrelerinin olumsuz yaklaşımı: Gelişmiş ülkelerdeki yayın politikaları dışardan ve özellikle gelişmekte olan ülkelerden gönderilen çalışmalara engel oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki yayın organlarına gönderilen çalışmalarda şüpheci yaklaşım kabule engel olmaktadır. Ayrıca meslek örgütleri tarafından yayınlanan dergilerde kendi üyelerine öncelik tanımaları, keza bu örgütlere üye alımında seçici davranmaları ve üyelik koşullarının ağırlığı yurtdışı yayınları önemli ölçüde engellemektedir. Gelişmiş ülkelerdeki dergilerde, kabul edilecek çalışmaların ya kişisel ilişkisi bulunan bilim adamları tarafından yapılması veya yayın kurulu tarafından bilinen merkezler tarafından gönderilmesi gerekmektedir.
Gelişmekte olan ülkelerdeki yayınlar: Özellikle son yıllarda yaygınlaşan bir yöntem olarak, yurt dışı yayın için, gelişmekte olan ülkelerdeki yayın organları tercih edilmektedir. Uluslararası hakemlilik vasfı taşısa dahi SCI, SSCI veya AHCI tarafından taranmaları şüpheli olan bu dergilerde yayınlanan çalışmalar, yurt dışı çalışma olarak sunulmaktadır. Arabistan, Hindistan, Pakistan, Güney Afrika gibi ülkelerde yayınlanan ve "taranmayan" dergilerde ki bu yayınların kalitesi ciddi olarak sorgulanmalıdır.
Para karşılığı yayın: Son yıllarda yaygınlaşmaya başlamıştır. "Reprint ücreti" veya "basım ücreti" adı altında araştırıcılardan para alarak yayın yapma giderek yaygınlaşmaktadır. Ulusal düzeyde "Reprint ücreti" adı altında yürütülen bu faaliyetler, uluslararası sahnede "basım ücreti" şeklinde olabilmektedir. İşin daha garip tarafı bu prosedürün tüm bilim çevrelerince bilinmesine karşın; ne söz konusu dergiler TÜBİTAK listesinden çıkarılmakta, ne de bilimsel aşama değerlendirmelerinde bu tip yayınların reddi söz konusu olmaktadır.
Naylon yayınlar: Gerçekte bulunmayan dergilerin kısa süreli olarak belli kişi veya kişilerin araştırmaları için yayınlanmasıdır. Oldukça seyrek görülmektedir. Ancak ciddi bir bilimsel ahlak sorunudur.
Basım aşamasındaki yayınlar: Sıklıkla bilimsel aşama sürecinde karşılaşılmaktadır. Yardımcı doçentlik, doçentlik veya profesörlük sınav- aşamasında dosya kabartma amacı ile yapılmaktadır. Ayni dergiden alınmış 5-10 adet "Yayınlanmak üzere kabul edilmiştir." ibareli çalışmaya ayni ait dosyada karşılaşmak mümkündür. Hatta akademik başvuru dosyalarında 6-7 yıl önce alınmış yayına kabul yazıları ile karşılaşmak olasıdır. Bu durum yayına kabul yazılarının güvenilirliğinin tartışılmasını gerektirmektedir.
Bilimsel çalışmaların değer göstergeleri: Bilimsel çalışmaların değerleri 3 noktada ölçülmektedir. Bunlar uluslararası dergilerde kabul, atıflar ve patent çalışmalarıdır.
Atıflar: Bilimsel araştırmaların diğer araştırıcılar tarafından kaynak olarak gösterilmeleridir. Orijinal makale, derleme veya kitap düzeyinde olabilir. Şüphesiz en iyi olanı kitaplarda yapılan atıftır. Daha sonra derleme ve orijinal makale atıfları gelmektedir. Öte yandan makale başına atıf sayısı, ulusal bilim düzeyi noktasında önemli bir göstergeyi oluşturmaktadır. Örneğin sitasyon impaktı olarak adlandırılan bu değer 1989-1993 yılları arasındaki çalışmalar için 0.84'tür. Bunun anlamı söz konusu yıllarda ülkemizden çıkan her yayın bir kez bile kaynak olarak gösterilmemiştir. Yayın sayısının 1979-1928 arasında değiştiği bu dönemde öğretim üyesi başına düşen yayın sayısı 0.1-0.2 arasında iken atıflardaki oranında bu derece düşük olması çok ciddi bir sorundur.
Patent çalışmaları: Ulusal patent sayılarımızın düşüklüğü, üretilen kısıtlı bilginin pratik uygulama şanslarının olmadığının göstergesidir. Sıfır düzeyinde ki patent sayımız bilim açısından üretkenliğimizin yetersizliğini kanıtlamaktadır.
Nitekim, bilgi üretiminin ikinci aşaması olan patent çalışmalarında, 100.000 nüfusa düşen sayı Japonya'da 42, İsviçre'de 40, Tayvan'da 39.5, Almanya'da 24, Amerika'da 19.5, Yunanistan'da 4 olmasına karşın: ülkemizde sıfır düzeyindedir.
...........................................................................
Bilgi çağının birinci aşamasında sorunları bulunan ülkemizde, uluslararası sahneyi hedefleyen bilim politikaları saptanmadıkça, başarılı olmak mümkün değildir. Bu noktada YÖK tarafından ilk aşama olarak: GSYİH'dan AR-GE'ye ayrılan pay % 1'e, 10.000 nüfus başına düşen AR-GE personeli sayısı 15'e, özel sektörün AR-GE faaliyetleri içindeki payı % 50'ye çıkarılması hedeflenmektedir . Ancak bu öneriler dahi, hedeflediğimiz milli gelecek için çok yetersizdir.
21. yy'da lider ülke Türkiye'nin gerçekleşmesi için çağlar üstü sıçrayış mutlak gereklidir. Türkiye, kendi geleceği için, Türk Dünyası için ve İslam Alemi için bunu en geç 1 nesil içinde yapmak zorundadır. Ancak bu noktada sorun, bu bilim çevreleri ve bu YÖK'le, bu işin nasıl yapılacağıdır.
Nasıl bir YÖK?...........Öneriler
Araştırmamızın bu bölümüne kadar üniversiter hayatımızın başlıca problemlerini ve nedenlerini tartışmaya çalıştık. Bu bölümde ise, 21. yy'da yapılanma ve hedefler nasıl olmalıdır? sorusunu tartışacağız.
Üniversiter hayatımızın güncel sorunları, bilim adamı kişiliğindeki erozyon-dejenerasyon, üniversitelerde demokratikleşme, eğitimde kalite ve kantite yetersizliği, bilimsel araştırmacılığın cazibesinin azalması ve Ar-Ge faaliyetlerinin azlığıdır.
Özellikle 1980 sonrası Türk insanında yaşanan değişim, milli özelliklerimizin kaybı ile sonuçlanmıştır. Acı gerçek olarak kabul etmemiz gerekir ki: günümüz Türk insanı değişmektedir. Yaşanan bu değişimden üniversite çevrelerinin payını almadığını söylemek mümkün değildir. Son 300 yılda yüksek öğretimde yaşanan olumsuz gelişmeler, bilim adamı kişiliğinde erozyona yol açmıştır. Bu noktada toplumun tüm kesimleri ile birlikte, top yekun bir eğitim ve kültür hamlesi kaçınılmaz gereksinimdir. Ancak ulusal politikaları içeren bu konuyu tartışmayı ayrı bir çalışmaya bırakarak, üniversiteler ve YÖK çerçevesinde ki diğer sorunları tartışmak istiyoruz.
Demokratikleşme sorunu: Toplumun en aydın kesimini kapsayan üniversitelerde, katılımcı ve gerçek anlamda demokrasi işletilemiyorsa, ülke genelinde demokrasiden bahsetmek abesle iştigaldir. Akademik sistemde, demokrasinin gerekliliğine, yararına ve erdemine inanılmıyorsa, ülke genelinde demokrasinin yerleşmesi mümkün değildir. Ülkemizdeki sistemin, mevcut yasalar ve uygulamalarla yarattığı, demokratik başlangıçtan sonra, tepeden inmeci ve yaptırımcı şekil sona ermelidir. Bu şartlar altında demokrasi ile bağdaşması mümkün değildir. Bu noktada, Yüksek Öğretim Kanunu'nun değişikliği kaçınılmaz gereksinim olarak karşımıza çıkmaktadır.
21. yy'da Türk üniversiter hayatının temel hedeflerinin belirlenmesi; idari yapılanmanın bu hedefler doğrultusunda şekillendirilmesi gerekmektedir. Bu noktada üniversiter hayatımızda, eğitimin yaygınlaştırılması, kalitenin artırılması, kalifiye eleman yetiştirilmesi, bilim-teknoloji ve sanayii üçgeninde gerekli çalışmaların yapılması şart olarak görülmektedir. Tüm bu gelişmeler olurken YÖK ve üniversitelerin demokratik bir ortam içerisinde olması gerekmektedir. Zira demokrasi dışı ortamlarda bilim ve eğitimin, siyasi iktidarların veya hakim güçlerin kontrolüne girmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle YÖK ve üniversite yönetimlerinin tam anlamı ile idari-mali özerkliklerinin bulunması gerekmektedir. 21. yy'da çağın koşullarına uygun Türk yüksek öğretimi, ancak özerk bir ortamda bilimsel temellerden hareketle gerçekleşebilir. Bu ise, yüksek öğretim kanununda yapılacak değişikliklerle mümkün olacaktır.
Halen üniversiter hayatımızda hedefler, DPT planları doğrultusunda YÖK tarafından belirlenmektedir. Özde doğru olan bu durum yüksek öğretim kurumunun yapılanmasında ki uygunsuzluklar nedeniyle, siyasi kadroların kontrolünde gerçekleşmektedir.
Tablo 21. 21. yy'a hazırlanan Türkiye'de yüksek öğretimi için gerekli karakteristikler:
| . | Kişilikli bilim adamları ve yönetim, |
| . | İdari ve mali açıdan özerklik, Dış etkilerin azaltılması, |
| . | Katılımcı demokrasi, (tüm öğretim üyeleri ve öğrencilerle), |
| . | 2005 yılı için % 50 okullaşma oranı, |
| . | Eğitimin yaygınlaştırılması, kalitenin artırılması, |
| . | Özel üniversitelerin teşviki, yoğun denetim, |
| . | Kamu yönetimi konusunda eğitilmiş, deneyimli yöneticiler, |
| . | Bilim ve eğitim açısından otokontrol, |
| . | İdari açıdan devlet denetimi, |
| . | Üretken üniversiteler, |
| . | Kişisellikten uzak yüksek öğretim vakıfları, |
| . | Toplumla bütünleşme, |
| . | Gelişmiş Ar-Ge, |
| . | Bilimsel çalışmalarda sayıca artış, teknoloji ve sanayiye yönelik araştırmaların teşviki, |
| . | Öğretim üyeliğinin cazibesinin artırılması, bilimsel araştırmaların teşviki, olmalıdır. |
Yeni sistemde ana planlar aynı şekilde yapılacaktır. Üniversitelerimizin yarışma ortamında gelişebilmesi için: kendi senatoları tarafından kısa ve uzun vadeli hedefler belirlenmelidir. Hemen belirtelim ki Türk üniversiter hayatında her türlü hedef tespiti, yapılanma değişiklikleri ve planlamalar yüksek öğretimin kendi kurulları tarafından yapılmalıdır.
Bu noktada, katılımcı demokrasinin gerçekleşebilmesi için, Yüksek Öğretim Kurulu ve yöneticilerinin atanmasında köklü yasal değişikliklere gerek vardır.
Yürürlükte olan 1982 anayasasının 130. ve 131. maddelerinde, keza 2547 sayılı yüksek öğretim kanunu madde 1 ve 4-c de belirlenen amaçlar esas olarak yeterli ve doğrudur. Ancak kuruluş ve işleyiş sırasında ortaya çıkan aksaklıklar için yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır.
Öncelikli olarak, Yüksek Öğretim Kurulunun oluşmasını düzenleyen 6. madde, 24 kişiden oluşan kurulun çoğunluğunun atanmasını (toplam 15 üye ile) Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı'na vermektedir. Bu işlem üniversitelerin kendi kendilerini idare etmeleri esası ile çelişmektedir. Bu 15 kişiden sadece Cumhurbaşkanınca atanacaklar için ihtiyari olan, öğretim üyeliği ve yöneticilikte başarılı olmaları koşulu ise sözde kalmaktadır. Nitekim geçmişte, bu değer yargılarının ne kadar subjektif olabileceğini gösteren kanıtlar bulunmaktadır.
Üniversiteler arası kurulca seçilen 7 kişi ise, hem yüksek öğretim kurumunda sayıca azınlıkta kalmakta, hem de üniversiteler arası kurulun oluşmasındaki seçimlerin demokratik olmaması nedeniyle akademisyenlerin iradesini yeterince yansıtamamaktadır.
Bu nedenle: Yüksek öğretim kurulu üyeliği için Cumhurbaşkanına, Bakanlar Kuruluna, MEB'a verilen üye seçme hakları azaltılmalıdır. Örneğin bu kuruluşların YÖK bünyesinde (24 kişi içinde) 4-4-1 üye sayıları ile temsil edilmeleri yeterli olacaktır. Ayrıca hangi yolla seçilirse seçilsin tüm yüksek öğretim kurulu üyelikleri için bağlayıcı ve seçici şartların olması gerekir. Bilim, eğitim ve idare konularında yeterli deneyimi olmayan kişilerin bu kurula girmeleri önlenmelidir. Belirli düzeyin üstünde bilimsel çalışma yapmamış; eğitim ve idare konusunda deneyim sahibi olmayan kişilerin yüksek öğretim kuruluna girmeleri önlenmelidir. Keza geçmişte idari başarısızlığa uğramış kişiler de, kurullarda görev almamalıdır. Tüm bu zorlayıcı koşullar, kanun ve yönetmeliklerle açık ve bağlayıcı olarak belirlenmelidir.
YÖK başkan ve yürütme kurullarının seçiminde bağlayıcı kurallar ve adaylık şartları olmalıdır. Kişisel sempati yolu önlenmelidir. Yürütme kurulunun seçiminde, atanma metoduna bağlı kontenjanlar kaldırılmalı; ancak iktisat ve işletme konusunda bilgi ve deneyim sahibi uzman öğretim üyelerine ağırlık verilmelidir.
Denetleme kurulu ise üniversiteler arası kurulun seçeceği, idari konularda deneyimli, 5 profesör ile Yargıtay, Sayıştay, Danıştay ve Milli Eğitim Bakanlığı'nca gösterilecek 3'er aday arasından seçeceği birer üyeden oluşmalıdır.
Üniversiteler arası kurul, tüm rektörlerin yanı sıra, her üniversitede profesör ve doçent düzeyindeki öğretim üyelerinin seçeceği birer öğretim üyesinden oluşmalıdır. Ancak bu öğretim üyeleri için de yüksek öğretim kurulu için istenen şartlar aranmalıdır.
Üniversitelerin tüm idarecileri için belirli düzeyin üzerinde bilimsel çalışmalar yapmış olma, eğitim ve öğretimde belirli deneyimin olması şartı getirilmelidir. Ayrıca tüm yüksek öğretim bünyesindeki idareciler kamu idaresi konusunda eğitimli olmalıdır.
Rektör seçiminde yüksek öğretim kurulunun etkisi azaltılmalıdır. Profesör ve doçent öğretim üyelerinin katılımı ile seçilecek 3 aday yüksek öğretim kurulu tarafından sadece adaylık şartlarına uygunluk yönünden değerlendirilmeli ve atama için herhangi bir sıralama yapmaksızın doğrudan Cumhurbaşkanına sunulmalıdır. Hemen belirtelim ki bu seçimlerde, -idarenin elinde sayısal koz olarak kullanılan- yardımcı doçent ünvanlı öğretim üyelerine oy hakkı yeniden düzenlenmelidir. Bu amaçla, yardımcı doçentliğe ilk atanmalar 3 yıl için yapılmalı; uzatmalar 3'er yıl için olmalıdır. Seçimlerdeki kullanımı önlemek amacı ile, yardımcı doçentler ilk atanmalarında, atamayı yapan makamın seçiminde oy kullanmamalıdır. Öğrenci temsilcileri rektörlük seçiminde oy hakkına sahip olmalıdır. Ardarda dönemlerle rektörlük olmamalıdır. Her öğretim üyesi aynı üniversitede yalnızca bir kez rektörlük yapabilmelidir.
Üniversite senatoları, rektör, rektör yardımcıları, dekanlar, enstitü ve yüksek okul müdürleri ile fakültelerin tüm öğretim üyelerinin katılımıyla seçilecek birer öğretim üyesinden oluşmalıdır. Üniversite yönetim kurulunun yapılanması ise aynen devam etmelidir.
Dekanlar ve yüksek okul müdürlerinin seçimi ise: tüm öğretim üyeleri ve öğrenci temsilcilerinin (öğretim üye sayısının 1/10'u oranında) katılımıyla yapılmalıdır. Rektörün, adayların aldıkları oyu 1/3 oranında artırmak yetkisi ile yüksek öğretim kuruluna teklifi koşulu getirilmeli, atamalar kurul tarafından yapılmalıdır.
Fakülteler ve yüksek okulların idari yapılanmasında, tüm öğrencilere (yüksek lisans-doktora dahil) temsil hakkı verilmeli, bu amaçla demokratik yöntemlerle temsilcilikler oluşturulmalıdır.
Her üniversitede profesör, doçent ve yardımcı doçentler arasından seçilecek 3,2,1 üye ile rektörün atayacağı 1 öğretim üyesinden oluşan denetleme kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurullara üyelik için belirli sayı ve düzeyde bilimsel araştırma yapmış olmak ve idari kurullarda görev yapmış olmak koşulu aranmalıdır. Üniversite denetleme kurulları, şikayet üzerine veya res'en yapacakları araştırmaları, gereğini yapmak üzere rektörlüğe ve yüksek öğretim denetleme kuruluna vermelidir. Rektörlüğün itirazı halinde yüksek öğretim kurulunun vereceği kararlar bağlayıcı olmalıdır.
Eğitim ve Öğretim'de hedefler: Çağlar üstü sıçrama zorunluluğunda olan milletimiz için, yüksek öğretimde hedefler büyük olmalıdır. 2025 yılında lider ülke olmanın yolu, en azından 20 yıl önce gerekli insan gücünü temin etmeye bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında YÖK tarafından 2005 yılı için belirlenen 5.362.000 yükseköğretim çağ nüfusunda, % 40 toplam okullaşma oranı, % 35 açık öğretimin payı, % 45 lisans ve % 30 ön lisans öğrencilerinin payı yetersizdir. Bu rakamlar sırasıyla % 50-40-50 ve 35 olmalıdır. Şüphesiz bu rakamların yanı sıra eğitimde branşlaşma da gereklidir. Bilgi çağı ve gelişmiş teknoloji için ileri bilimsel araştırmaların yanı sıra kalifiye elemanlara da ihtiyaç olacaktır. Açık öğretim ve meslek okullarının artan kapasiteleri artırılarak, teknik personel yetişmesi sağlanmalıdır. Öte yandan ülke olarak atılım yapılabilmesi için 21. yy'da özellik kazanacak olan elektrik, elektronik, bilgisayar, genetik, uluslararası ilişkiler, halkla ilişkiler sahaları özellikle her eğitim düzeyinde desteklenmelidir. Yüksek lisans ve doktora düzeyindeki eğitimler için batı dilleri kadar doğu dilleri de aranan koşul olmalıdır. Açık öğretim ve ikinci öğretim programları kesinlikle artırılmalı ve kalifiye teknik Personel yetiştirmek amacına yönelmelidir. Bu noktada, 2 yıllık meslek yüksek okullarının tüm yüksek öğretim içindeki payı % 20'ye, açık öğretim ise % 40'a yükselmelidir.
Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin sayısı artırılmalı; Öğretim üyesi başına 25 öğrenci hedefine ulaşılmalıdır.
Bu rakamsal değerlerin yanı sıra: özellikle taşrada meslek yüksekokullarında görev yapan öğretim üye ve görevlilerinde yaşanan kalite sorunu için, hizmet içi eğitim programları yapılmalıdır. Yurtdışına öğrenci gönderme işlemi için, yüksek öğretim kurulu tarafından her yıl için üniversitelere kapasitelerine göre kadro tahsis edilmeli; bu kadroların kullanımı üniversite yönetim kurullarına bırakılmalıdır. Yurt dışına gönderilen elemanlar takip edilmeli; başarısız olanlara maddi mükellefiyetin yanı sıra, süre sonunu beklemeden geri çağrılmalı, ayrıca üniversitelerin bu olanaklarından faydalanan kişilere belirli sürelerle zorunlu hizmet koyulmalıdır.
Yurt İçi Lisansüstü Programları için, belirli bir not ortalamasına ve LES (Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) puanına sahip olmaları koşulu devam etmeli, ancak istenen düzeyler üniversite senatolarınca belirlenmelidir. Yabancı dil sınavları ise, ÜDS şeklinde devam ettirilmelidir.
Yüksek lisans ve doktora eğitimleri yeterli sayıda öğretim üyesi bulundurmak koşulu ile tüm üniversitelerde serbest olmalıdır.
Yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük kadrolarına yapılacak atamalarda subjektivite önlenmelidir. Bu amaçla: tüm yüksek öğretim kurumları için ortak bir değerlendirme formu oluşturulmalıdır. Bu ortak form atamaların yanı sıra doçentlik sınavları içinde geçerli olmalıdır. Bu konuda, özellikle son yıllarda değişik üniversitelerde değişik şekillerde uygulanmaya başlanılan yönetmelikler standardize edilmeli ve farklı uygulamaların oluşması önlenmelidir. Halen bazı üniversitelerde uygulanmakta olan yönetmelikler özde benzer olmasına karşın nüans farkları taşımaktadır. Yapılan tüm bilimsel çalışmaların değerlendirilmesinin yanı sıra, idari çalışmalar da değerlendirilmeye alınmaktadır. Kişisel düşüncemiz: bilimsel çalışmaların dışında olan idari faaliyetlerin bu değerlendirmeye etkisi az olmalıdır. Akademik ilerleme ile ilgili olan bu sahada esas olarak bilimsel faaliyetler değerlendirilmelidir.
Bilimsel Hedefler: 21 yy'da bilgi çağına hazırlanan Türkiye için 2005 yılı bilimsel hedefleri:
a) Uluslararası bilime katkıda 10 sıraya yükselmek, (1998 yılı için gerçekleşen rakamın 8-10'a katlanması)
b) Bilimsel araştırmaların stratejik, ekonomik ve politik önemi olan sahalara kaydırılması,
c) Teknoloji ve sanayi açılarından değer taşıyan araştırmalara yönelinmesi, olmalıdır.
Bu amaçla: GSYİH'dan AR-GE'ye ayrılan pay % 2'ye, 10.000 nüfus başına düşen AR-GE personeli sayısı 50'ye yükseltilmelidir. Özel sektörün AR-GE faaliyetleri içindeki payı % 50'ye çıkmalıdır. Bilim adamlığı cazip hale getirilmelidir.
Halen TÜBİTAK tarafından yürütülen bilimsel çalışmaların desteklenmesi projeleri genişletilmelidir. Yurt içi ve yurt dışı bilimsel dergiler sınıflandırılarak, bilimsel araştırmaların teşviki standardize edilmelidir. (Bu sınıflama bilimsel çalışmaların değerlendirilmesinde de esas alınmalıdır) Patent çalışmaları özellikle desteklenmelidir.
Bu sayfa 29/01/2003 tarihinden itibaren 3715 kere ziyaret edilmiştir.