Irkçılık mı dediniz?… Bir de benden dinleyiniz….

IRKÇILIK mı dediniz?

Giriş

Irkçılık suçlamaları, Türk milliyetçiliğine karşı olanlarca yıllardan beri sürdürülmektedir. Milliyetçi bilim adamları tarafından yapılan ciddi araştırmalara rağmen, tümüyle art niyetli ve siyasi nedenlerle yapılan bu ithamlarda değişme olmamıştır. Günümüzde ise, genetik ve arkeoloji bilimleri, “ırk” kavramının yeniden değerlendirilmesini gerektiren gelişmeler göstermiştir.

1999 ve 2000 yıllarında üç makale ile Türkiye’deki antropolojik ırkçılık çalışmalarını incelemiştik. Özellikle genç Türkçülere yardımcı olmak amacıyla ırkçılık suçlamalarını, sosyolojik açıdan ırkı ve ırkçılık olgularını yeniden incelemeyi ve Türkiye’de yapılan ve maalesef yeterince bilinmeyen, antropolojik ve genetik çalışmaların yorumlanmasını uygun buluyoruz.
Irk, kelime anlamı olarak, belli bir canlı türünde benzer özellikler taşıyan fertlerin oluşturduğu gruptur. Ancak sosyal ve antropolojik açıdan, insanların menşelerine göre ayırımlarını içerdiğinden, olumsuz yorumlanmaktadır. Yüzyılımızın ilk yarısında yaşanan olaylar ise bu olumsuz yaklaşımı kuvvetlendirmektedir.

Geçen yüzyılda, insan ırkı kabaca üç gruba ayrılmaktadır: Kafkas, Negroid, Mongoloid. Ancak bu gruplama, sosyo-antropolojik araştırmaların sonuçları karşısında yetersiz kalmıştır. Geçmişte yapılan tüm bilimsel çalışmalarda bile, üzerinde anlaşılan bir ırk sınıflaması gerçekleştirilememiştir. Günümüzde ise, genetik ve sosyo- antropolojik araştırmalar yeni bir ırk kavramı ve tasnifi gerekli kılmıştır.

20. yüzyılın başından ve “milli devlet esaslı” TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ne geçişten sonra; özellikle 1945’ten sonra milliyetçilere ırkçılık suçlamalarının devam etmesine yol açmıştır. Bu noktada 3 Mayıs 1944 olaylarının oluşmasında uluslararası politikanın etkisi açıktır.
Hemen belirtelim, tüm yaşantımız sürecinde takip ettiğimiz Türkçü yayınların her birinde antropolojik anlamda ırkçılık lehine bir kelimelik ifade dahi bulunmamasına rağmen; günümüzde bile Türk milliyetçilerine yapılan ırkçılık suçlamaları devam etmektedir. Açık ifadeyle, son 55 yıllık süreçte, Türkçü literatürde antropolojik ırkçılığı savunan hiçbir yazı yoktur.

Tarihçe
İlk antropolojik araştırmalar insanları renklerine göre ırklara ayırmıştır. Bunun sonucuna göre sarı, beyaz, siyah ve kırmızı ırklardan ve bunların kıtalara göre dağılımında söz edilmiştir. 18. yüzyılın ortalarında yapılan bu çalışmanın yetersizliklerinin görülmesinden sonra değişik tasnifler gündeme gelmiştir. Örnek olarak: Blumenbach (1752-1840), çalışmasında, insan ırklarını Kafkas, Moğol, Habeş, Amerikan, Malay olarak 5’e ayırmıştır. Daha sonra, Ari, Sami, Turani, Mongoloid, Negroid gibi başlıklar altında ırk sınıflamaları yapılmıştır. Örneğin; Gobineau (1816-1882), “İnsan ırklarının eşitsizliği hakkında deneme” adlı eserinde, insan ırklarının Ari, Sami, Latin ırkı olarak ayırmıştır. Ari ırkı üstünlüğünü savunan bu eseri, daha sonra Nazizmin temel dayanağı olmuştur.

19. asrın ikinci yarısından itibaren siyasî ve sosyal sahada yer bulmaya başlayan milliyetçi ve ırkçı akımlar, Avrupa’dan başlamak üzere tüm dünyaya yayılmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, yeni oluşan devletlerde “milliyetçi ve “millî devlet” tezi genel kabul görmüştür. Yirminci yüzyıl, dinî kimliğin ve hanedan anlayışlarının, devlet idaresinde etkisinin azaldığı dönem olmuştur.

Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, “Milliyet duygusunun sosyolojik esasları” isimli eserlerinde iki çalışmaya dikkati çekmektedir. Bunlardan birincisi, Blumenbach’ın yukarda bahsettiğimiz çalışmasıdır. İkincisi ise, Deniker’e aittir. Deniker, 1929’da yayınladığı ırkları araştıran çalışmasında, insanları başlıca 29 antropolojik gruba ayırmıştır. Bu çalışmada Türk ırkının özellikleri:
 Hafif sarıya çalan beyaz ten
 Ortanın üzerinde boy
 Brakisefal kafa
 Siyah saç
 Çekik olmayan koyu gözler
 Basık olmayan burun
 Göğüs orta
 Oval yüz
 Hafif çıkık elmacık kemikleri
 Kalın dudaklar
 Kısa boyun, olarak belirtilmiştir.

Konuşulmayan tarih
Türkiye’de antropolojik çalışmalar, Cumhuriyetin kurulmasını izleyen yıllarda, milli kimliğe dönüş hareketinin sonucu olarak ortaya çıkan bir devlet politikasıdır. Bu amaçla kurulan Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nce, Türk ırkının özellikleri araştırılmıştır. Güneş Dil Teorisi, bu uygulamanın bir diğer boyutudur.

Bu noktada, dönemin şartlarının dikkatlice değerlendirilmesi gerekir. Ümmet devletten milli devlete geçiş sürecinde olan Türkiye’nin, Avrupa’da hakim olan nasyonalite duyguları ve gelişmekte olan antropoloji biliminde etkilenmemesi mümkün değildi..

Realitede tam anlamı ile “Türkçü” olan Atatürk, söylemleri ile Türkçülük idealini sık sık vurgulamıştır. Hemen hatırlara gelen, meşhur özdeyişleri, “Ne mutlu Türk’üm diyene!”, “Bir Türk Dünya’ya bedeldir”, “En büyük medarım Türk yaratıldığımdır”, “Yüksel ey Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.” Atatürk’ün Türkçü yönünü net olarak ortaya koymaktadır. Keza aynı dönemde yaşanan olaylardaki tavırları da bu söylemlere paralellik arz eder. Gündelik hayatında kullandığı eşyalar arasında bulunan bozkurt motifleri, paraya basılan bozkurt resmi, yavrukurt teşkilâtının kurulması, dikkat çekicidir. Kesin olarak ifade edilebilir ki, Türk devlet hayatında Türkçü görüşün en net ve etkin olarak ifade edildiği ilk dönem Atatürk dönemidir.

Atatürk döneminde gündeme gelen ve günümüze değin pek ifade edilmeyen bir diğer çalışma ise, antropolojik ırkçılık çalışmalarıdır.

Ülkemizde ilk antropolojik çalışmalar 1924’te, Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin kurulması ile başlamıştır. Bu kurum, daha sonra Türk Antropoloji Müessesesi adını almış, 1930’lu yılların sonunda ise Ankara Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne bağlanarak Antropoloji ve Etnoloji Enstitüsü adını almıştır.

Türk Antropoloji Mecmuası 1925-1939 yılları arasında yılda 2 sayı olarak yayınlanmıştır. Mecmua, 1928’e kadar Arapça harflerle, 1929’dan sonra ise Lâtin harfleri ile yayınlanmıştır. Mecmuanın logosunun altında “Türk Antropoloji Müessesesi tarafından neşrolunur”. ibaresi bulunmaktadır. Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Cemal Hüsnü Bey, Sıhhıye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı) Refik Bey ve sabık vekil (eski bakan) Hamdullah Suphi Bey fahrî başkanlık yapmakta (Bakanlar değiştiğinde bu kadroya yeni bakanlar girmektedir). Paris Antropoloji okulundan M.M. Papillaut, Cenevre Üniversitesinden M.E. Pittard, Paris Tetebbuatı Aliye Mektebi’nden Mac Auliffe fahrî müdürlükleri yapmaktadırlar. TBMM reis vekili Nureddin Bey, İstanbul Darülfunun emini (rektör) Neşet Ömer Bey, Tıp Fakültesi Reisi (Dekanı) Süreyya Bey, Edebiyat Fakültesi Reisi (dekanı) Köprülüzade Fuat Bey, Sivas mebusu ve aynı zamanda Darülfunun müderrisi Şemseddin Bey ve Tıp Fakültesi müderrislerinden M. Mouchet ve Mahir Beyler idare heyetini oluşturmaktadır. (Daha sonra dilbilimci Prof. Dr. Saim Ali Dilemre de dahil olmuştur). Umumî kâtipliğini ise 1944 olayları sırasında Türk milliyetçilerinin karşı saflarında yer alan Dr. Şevket Aziz Bey (Tıp Fakültesi Müderrris muavinlerinden) yapmaktadır.

Antropolojik çalışmalara devletin gösterdiği ilgiyi kanıtlayan bu yapılanmanın yanı sıra; 1932’de “Ulu Türk İlim Başbuğu Gazi Mustafa Kemal Eti dünyası araştırmalarında, Gavur-Kale (1930)” notu ile yayınlanan resim ve 1939’da Atatürk’ün vefatının ardından Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kaleme alınan metin, devletin antropolojik ırk araştırmalarına gösterdiği ilgiyi net olarak ortaya koymaktadır.

Milli Kütüphane’de ulaşabildiğimiz Türkiye Antropoloji Mecmuası örneklerinde: özellikle Antropoloji ve Etnoloji Enstitüsü direktörü Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu ve ekibi (Mine Atasayan, Nebile Gökçül, Halil Güler, Naciye Çınar, Baki Seven, Abdullah Bilge, Nermin Aygen, Kılıç Kökten, Kemal Güngör vd) tarafından antropometri, sefalometri ve usulleri konusunda sayısız araştırma yayınlanmıştır. Ankara, Yozgat, Samsun, Denizli gibi yurdun değişiklik yerlerinde yapılan bu çalışmalarda söz konusu antropometrik araştırmaların yaşayan kişilerde yapılması kadar eski uygarlık kalıntılarından elde edilen kafatası ve kemiklerde de yapılması dikkat çekmiştir. Nitekim bu çalışmaların sonucunda: Anadolu’daki eski uygarlıkların sahiplerinin özellikleri ile güncel tespitlerin benzerliği vurgulanmıştır. Ancak aynı çalışmalarda, Tatarlar, Lazlar, Kürtler ve Ermenilerin farklı ırk oldukları ileri sürülmüştür. Bu iddianın ortaya atıldığı, -en azında bizim tespit edebildiğimiz-, Eylül 1929 tarihli 8. sayı sh 5-26’da yayınlanan çalışmaların Eugene Pittard adında yabancı araştırmacıya ait olması dikkat çekmektedir.

Türk Antropoloji Mecmuasında yayınlanan çalışmaları başlıca dört grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi, -en büyük bölümü oluşturur- antropoloji sahasındadır. Psikoloji, arkeoloji ve dil sahasındaki çalışmalar ise daha azdır. Psikolojik çalışmalarda Mac Auliffe’in etkisi ön plândadır. Dil sahasındaki çalışmaların “Güneş-Dil Teorisi” ile eşzamanlı olması dikkati çekmektedir. Ağırlıklı olarak, Prof. Dr. Saim Ali Dilemre tarafından kaleme alınmışlardır. Başlangıçtaki antropolojik çalışmalarda Paris’ten M.M. Papillaut ve Mac Auliffe, Cenevre’den M.E. Pittard’ın etkileri açık olarak görülmektedir. Türk olarak ise, Dr. Şevket Aziz’in ismi dikkati çekmektedir.

Söz konusu çalışmalarda, Türk ırkının kafatası saç-göz renkleri, boyu, vücudun oranları, iskelet ve kemik özellikleri araştırılmış; kafa indisi, kafanın vertikal indisi, alın açısı, çene, kulak büyüklüğü ve yapısı, burun uzunluğu-genişliği, kafatası kemiklerinin bileşim çizgileri özellikle, saç göz renkleri, baş-boyun-bacak uzunlukları ve oranları, göğüs ve kalça genişlikleri gibi sayısız parametrelerin uygulanma şekilleri ve sonuçları yayınlanmıştır. Günümüzde ancak konuyla ilgili olanların bilebildiği: Kafa genişliğinin uzunluğuna oranı (Kafa indisi) en yaygın kullanılan ve basit ölçüm metodu olmuştur. Bu çalışmalarda kafa indisi, 0,75 ve altında ise dolikosefal (Uzun kafa), 0,75-0,78 ise hipodolikosefal, 0,78-0,80 ise mesatisefal, 0,80-0,85 ise hipobrakisefal, 0,85 ve yukarı ise brakisefal kafataslarından bahsedilir. Kafanın vertikal indisi ise: Kafa yüksekliğinin uzunluğa oranı olup; 0,70-0,75 ise ortosefal, altındakiler platisefal, üstündekiler ise hipsisefaldir.

Türklerin % 76.2’si brakisefal ve hipobrakisefal, %11.9’u mesatisefal, %11.9’u dolikosefal ve hipodolikosefal bulunmuştur.

Keza, talebesi olduğumuz rahmetli Ord. Prof. Dr. Zeki Zeren hocadan derslerde dinlediğimiz, ancak yazılı kaynaklarda bulamadığımız özellikler ise: kulak kenarlarındaki spinlerin (dikenimsi çıkıntı) varlığı, oksipital kemikteki spinin belirgin oluşu, burun çene açısının 150 derecenin üstünde oluşu, orta boy, hafif çıkık elmacık kemikleridir.

Eylül 1929’da yayınlanan 8 numaralı dergi sh 5-26’da bulunan Eugene Pittard imzalı yazı dikkat çekicidir. (M. Eugene Pittard, Cenevre Üniversitesi’nde görevli bir antropologdur.)
Araştırıcı bu yazısında, 1928’de Anadolu’da yapılan ve 210 Türk’ü kapsayan araştırmanın sonuçlarını vermektedir. Kısaca özetleyecek olursak ortalama değerler: boy 1.72 m, gövde yüksekliği 0.893 m, bacak uzunluğu 0.917 m’dir. Kafa çapları 18.4-15.6 cm’dir. Kafa indisine göre Türklerin % 73.34 brakisefaldir. Burun uzunluğu 5.447 cm, genişliği 3.563 cm’dir. Kulak boyu 6.4 cm bulunmuştur. Burun düz veya gaga şeklindedir. Gözler ve saçlar sıklıkla koyudur. Açık renkli gözler % 8.09, koyu saçlar % 74’tür.

Pittard’ın çalışmasında Türk ırkının özellikleri özetlenirken, küçük boy, uzun kafa, yassı burun, gözlerin ve saçların açık renkte oluşunun ender olduğu vurgulanmaktadır.
Bu tespitlerden sonra Pittard’ın yaptığı 2 yorum dikkate şayandır. Bunlardan ilki -araştırmacının hiçbir pozitif tespiti olmaksızın- Kürtler, Tatarlar, Lazlar ve Ermenilerin ayrı ırklar olduğu noktasından hareket ettiği; diğeri ise tespit ettiği bulguların Kuzey Avrupa’da söz konusu olan “dinarik” ırkla benzerliğini vurgulamasıdır.

Türk araştırmacılardan, Dr. Şevket Aziz tarafından 1930’da yayınlanan “Alelumun prognatisma ve “Türk kafalarının prognatisması”, “Türk Kadın ve Erkeğinin Mukayeseli Sefalometrisi Hakkında bir muhtıra”, 1931’de yayınlanan “Anadolu ve Rumeli Türklerinin Antropometrik Tetkikleri” 1935’te yayınlanan “Türklerde kürek kemiği” ve “Anadolu kronolojisi”, 1939’da “Ahlatlibel’de insan kemikleri üzerine tetkikler” dikkatleri çekmektedir.

Rahmetli Atatürk’ün emriyle yapılan bu araştırmaların sonuçları 1927’de Amsterdam’da yapılan uluslararası antropoloji kongresinde Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin çalışmaları olarak sunulmuştur.

Bu dönemde gündeme gelen Güneş Dil Teorisi ise, tüm dünya dillerinin Türkçe’den geliştiği savına dayanıyordu. O dönemde verilen örneklerden biri olan Türkçe “birader” ile İngilizce “brother”ın benzerliği oldukça yaygın işlenen tartışma konusu bir görüştü. Zira filologlar “birader” kelimesinin Arapça kökenli olduğunu ispatlamışlardı.

Güneş Dil Teorisi’nden 1930’lu yıllardan sonra vazgeçilmiş; antropolojik araştırmalar ise 1940’a kadar devam etmiştir.

Antropolojik araştırmalarda metodoloji

Ülkemizde, 1924-1939 yılları arasında yürütülen, -incelemeye çalıştığımız- antropolojik çalışmaların metodolojisi tartışmaya değerdir.

Literatürün incelenmesinde; Türkiye’deki antropolojik ırkçılık çalışmalarında kullanılan metotların başlıca 2 makalede özetlenmiş olduğu görülmektedir. Diğer çalışmalarda ise bu yöntemler değişik kombinasyonlarla uygulanmıştır. Söz konusu 2 çalışmada yer almayan tek yöntem olarak kafatası sütürlerinin incelenmesi dikkati çekmektedir.

Antropolojik çalışmalarda kullanılan yöntemler başlıca 3 grupta toplanmaktadır:

• Kraniometri: Kafanın kemiksel yapısının ölçülmesidir. Esas olarak kemiksel yapının değerlendirilmesidir.
• Sefalometri: Kafanın üzerindeki yumuşak dokularla birlikte ölçülmesidir.
• Antropometri: Vücud ölçülerinin değerlendirilmesidir.
Bu ana gruplamadan sonra: kullanılan yöntemlere değinmek yararlı olacaktır.
Kraniometri Metodları:
• Kafanın (ön-arka) uzunluğu: Kafanın en uzun olduğu ölçüsüdür.
• Kafanın ön arka çapı: Glabella (kaşlar arasındaki kemik çıkıntısı) ile inion (arkadaki dikenci çıkıntı) arasındaki değerdir.
• Kafanın genişliği: Her iki yan kemikler arasındaki en geniş değerdir.
• Kafa yüksekliği: Kafatasının alt deliği ile en üst noktası arasındaki mesafedir.
• Yüzün küçük genişliği: Alının genişliğidir. (Diameter frontal minimum)
• Yüzün en büyük genişliği: Şakak kemikleri arasındaki değerdir. (Diameter bizygomatic)
• Burun-kafatası deliği ölçüsü: Burun kemiği ile omuriliğin çıktığı delik arasındaki mesafedir. (Diameter nasiobasilaire)
• Diş-kafatası deliği ölçüsü: Diş yuvaları ile kafatası deliği arasındaki mesafedir. (Diameter alveolobasillaire)
• Burun-çene ucu mesafesi: Burun kemiği ile çenenin en ön ucu arasındaki mesafedir. (Diameter nasiomentionnier)
• Burun yüksekliği.
• Burun genişliği,
• Göz çukurları arası mesafe,
• Üst çenede diş yuvalarının kavsi-mesafesi,
• Alt çene genişliği: Alt çene kemiğinde her iki kolun üst çıkıntıları arasındaki genişlik. (Largeur bichondilien)
• Alt çenede gonionlar arası genişlik: Alt çene kemiğinde her iki kollar arasındaki genişlik. (Largeur blgoniaque)
• Alt çene kollarının yüksekliği,
• Alt çene kemiğinin ön-arka uzunluğu,
• Alt çene kemiğinin yüksekliği: Kemiğin alt kenarından diş köklerine kadar olan mesafedir.
• Kafatası kemiklerinin sütürleri (dikişleri).
Sefalometri Metodları:
• Kafanın ön-arka en büyük çapı,
• Kafanın genişliği, (transvers çapı),
• Kafanın en dar yerdeki genişliği,
• Burun-çene ucu mesafesi: Burun kemiği eli çenenin en ön ucu arasındaki mesafedir. (Diameter nasiomentionnier)
• Burun-diş mesafesi: Burun kemiği ile üst ön kesici dişlerin arasındaki mesafedir. (Diameter nasiolveolaire)
• Burun yüksekliği.
• Burun genişliği,
• Burnun şekli,
• Saç rengi,
Gözler:
• Göz kapakları arasındaki mesafe ve göz kapaklarının büyüklüğü,
• Göz rengi,
Ağız:
• Ağız genişliği,
Kulak:
• Kulak sayvanının büyüklüğü,
• Kulak çıkıntıları ve kıvrımları.
Antropometri Metodları:
• Boy,
• Kulak deliği-göbek mesafesi,
• Sternum-göbek mesafesi,
• Göbek-kasık mesafesi,
• Oturur vaziyette boy,
• Oturur vaziyette leğen kemiğinin yüksekliği,
• Akromionlar arası mesafe: (omuzbaşları arası mesafe),
• Trokanterler arası mesafe (önden kalça genişliği)
• Fazu-önkol ve orta parmak uzunlukları,
• Topuk-kasık mesafesi (bacak boyu),
• Kulaç genişliği,
• Göğüsün genişlik-derinlik ve yüksekliği,
• Pazu ve uyluk kemiklerindeki çıkıntılar arası mesafeler,
• El ve ayak ölçümleri,
• Deri rengi,

Bu genel değerlendirmelerden sonra, bu yazımızda Türk Antropoloji Mecmuasında yayınlanan bazı çalışmaları daha yakından değerlendirmek istiyoruz.

Kısaca özetlediğimiz bu yöntemlerden sonra, yapılan çalışmaların bilimsel analizlerinin yapılmasına mutlak gereklilik vardır.

Türkiye’de antropolojik araştırmaların genel değerlendirilmesi:
Çalışmalarda, sefalometriye (kafa ölçümü) ağırlık verilmekle birlikte, tüm vücut ölçümleri de yapılmıştır. Kullanılan parametrelerin başlıcaları; kafa indisi (indeksi), kulak-burun-ağız ölçümleri, burun-çene açıları, kafa dikişleri (kafa kemiklerinin birbirleri ile birleşme yerleri), yüz indisleri, boy, beden yüksekliği, bacak-kol uzunlukları ve bunların boya oranları, kürek ve kalça kemiklerinin ölçümü, saç-göz renkleridir. Yapılan çalışmalarda bilimsel açıdan iki eksik dikkati çekmektedir. Bunlar: örneklemenin yetersizliği ve istatistiksel değerlendirmelerin yapılmamış olmasıdır. Lokal olarak alınan 25-50-100-200 gibi rakamlardan alınan sonuçlar tüm topluma yaygınlaştırılmıştır. Öte yandan elde edilen rakamların ortalamaları arasındaki-bazen mm ile ifade edilen- farklardan anlam çıkarılmaya çalışılmıştır. Kaldı ki, günümüz tıp bilimi o dönemde kullanılan bazı parametrelerin, çevresel faktörler ile değişebileceğini göstermiştir.

Prof. Dr. Şevket Aziz’in kadrosunu oluşturanlar tarafından, 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen antropolojik araştırmalar ise, çalışmaların tüm yurt sathına yayılması ile sonuçlanmıştır. Ankara’da Nebile Gökçül, Naciye Çınar ve Melih Kınay tarafından yapılan üç araştırma, Denizli’de Kemal Güngör’ün, Samsun’da Kılıç Kökten’in vb. yayınları bu çalışmaların ürünüdür. Aynı ekip saha çalışmalarının yanı sıra özellikle kafa yapıları hakkında laboratuvar çalışmalarını da gerçekleştirmişlerdir.

Keza İstanbul Tıp Fakültesi müderrislerinden Nureddin Bey, Neşet Ömer Bey, Süreyya Bey, Mouchet Bey ve Hamza Bey tarafından ortaklaşa yapılan “Türk ırkının antropolojisi hakkında” başlıklı çalışma 200 kafatası ölçümünün sonuçlarını vermektedir.
Bu dönemde yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen, Anadolu’nun eski mensuplarına ait kemikler ve kafatasları üzerinde de benzeri çalışmalar yapılmış; saptanan bulguların yaşayan Türklerden elde edilen verilere benzerliğinden hareketle eski Anadolu medeniyetlerinin de Orta Asya’dan göç eden eski Türklerce kurulduğu savı öne sürülmüştür. Dr. Şevket Aziz’in “Hittitlerin kraniolojik tetkikatına methal” başlıklı yazısı bu konuda güzel bir örnektir.

Çalışmaların hiç bir bölümünde istatistiksel analiz yapılmamıştır. Söz konusu tarihte istatistik biliminin gelişmemiş olması, mazeret olarak ileri sürülebilir. Ancak, sadece ortalama değerlerin alınması, milimetrelerle ölçülebilen farklara bakılarak yorum yapılması ciddî bir eksikliktir.

1940’lı yıllara gelindiğinde, Avrupa’da yaşanan Nazizm-Faşizm fırtınasından Türk siyasî yaşamının etkilenmesi kaçınılmaz olmuştur. Hatırlanacağı üzere, 1942’de Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından dile getirilen: “Bizim için Türklük kültür olduğu kadar kan meselesidir”. görüşüne hiçbir itiraz gelmemiştir. Aradan geçen iki yıl içinde dış politikadaki dengelerin değişmesi ile Türkçülük suç gibi gösterilmeye çalışılmış ve 1944 olayları yaşanmıştır. Söz konusu yıllarda 2. Dünya Savaşı’ndaki dengeler Almanya ve İtalya lehine olsa idi, durumun n asıl olacağını düşünmemek mümkün değildir. Şahsî kanımız 1944 olayları, Türk milliyetçilerinin, basiretsiz politikacılar tarafından, dış politikaya kurban edilmeleridir.

Öte yandan, Atatürk’ün sağlığında antropolojik ırkçılık çalışmalarında en ön safta yer alan Dr. Şevket Aziz’in (Kansu), 1944 olaylarında milliyetçi gençliğin karşısında sol-komünist kadrolarla birlikte saf tutması ibret vericidir. Bilim adamı olarak görülen Şevket Aziz, Atatürk’ün sağlığında ırkçı, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde solcu olmakta beis görmemiştir.

Çağdaş bilim, saha çalışmalarında örneklemenin önemini açıkça ortaya koymuştur. Saha çalışmalarında alınan örnekler, tüm popülasyonu temsil etmeli ve en azından toplumun her kesimini kapsamalıdır. Tıp, Sosyal Bilimler ve İstatistik açısından örnekleme sayısının, genel nüfusun 1/1000’i düzeyinde olması tavsiye edilmektedir. Ayrıca genel popülasyon ve çalışma sahalarının tespitinde de bilimsel gerçeklerden başka değerlendirilmelerin kullanılmaması gerekir. Özellikle Pittard’ın çalışmalarında dikkati çeken, belirli coğrafî isimlendirmelerin Türk milletinin dışında olduğu kabulünden hareket eden yaklaşımı, ne bilimsel ne de misak-ı millî anlayışımıza uygun bulmak mümkün değildir. Acıdır ki; o tarihlerde Pittard’ın görüşlerine karşı çıkan da olmamıştır.

Saha çalışmalarında elde edilen sonuçların yorumlanabilmesi için mutlak karşılaştırma yöntemlerine ihtiyaç vardır. A bölgesinde yapılan çalışmalarda elde edilen verilerin anlamlı ve kalıcı olabilmesi için, diğer bölgelerden farklı olduğu; bu farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu gösterilmelidir.

Ayrıca, genetik özelliklerin araştırıldığı çalışmalarda, bireysel ve çevresel faktörlerin tamamen dışlanması veya en azından en alt düzeye indirilmesi gerekir. Daha açık ifade ile, zamana ve coğrafyaya bağlı faktörlerin veya alışkanlıkların etkilediği sonuçlardan hareketle genel ve kalıcı sonuçların elde edilmesi mümkün değildir.

Hemen belirtelim ki; geçmişte yapılan bu çalışmalarda genetik özelliklere bağlı tespitler vardır. Ancak kullanılan parametrelerin büyük çoğunluğu, çevresel faktörlere bağlı olarak değişme özelliğindedir. Zira, kullanılan parametrelerin çok büyük kısmı kemik ve yumuşak dokulara bağlıdır. Bu değerler de özellikle beslenme alışkanlığı ile değişmektedir. Nitekim, cumhuriyetin ilk yıllarında, ekonomik imkânların kısıtlanması nedeniyle yeterli beslenemeyen nesillerden alınan değerlerle günümüz şartlarında yetişen nesiller arasında açık fark olduğu görülmektedir. 2-3 nesil içinde, kemik ve adale yapısındaki bu değişimler söz konusu değerleri tümüyle farklı hâle getirebilmiştir. 1924-1940 arasında yapılan tespitlerin, günümüz şartlarında ancak % 20’sinin geçerli olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak: Antropolojik anlamda Türk ırkının özellikleri olarak belirlenen bulguların çoğunluğu günümüzde bilimsel geçerliliğini kaybetmiştir. Bebeklik ve çocukluk çağlarında şekillenmesi tamamlanan kafatasının birtakım özelliklerine dayanarak, ayrımı yapmak gerçek dışıdır. Özellikle bebeklik çağında kafanın gelişmesi çevresel faktörlere bağlı olarak değişebilmektedir. Örneğin halkımız arasında yaygın olarak kullanılan kundaklama olayı, bebeğin uzun süre sırtüstü veya yan yatırılması alışkanlıkları kafatasının yapısını, kulak, çene ve art kafa özelliklerini değiştirmektedir. Sürekli sırtüstü yatırılan bebeklerde brakisefal kafatası ve art kafa spininin silinmesi kaçınılmazdır. Gelişen sosyoekonomik seviye ve kültürel faktörlerle, bebeklerin yan yatırılma alışkanlığının yaygınlaşması da kafa indisinin düşmesine yol açmaktadır. Bu yatırılma faktörü kulak yapıları ve çene açılarının gelişmelerini de etkilemektedir. Güncel şartlarda kafa indisi çocuğun yatırılma alışkanlığına bağlı olarak değişmektedir. Kemik, boy ve renk özellikleri ise daha ziyade beslenme, çevre faktörü ve yaşam alışkanlıklarına bağlı olarak değişmektedir. Geçmişe oranla daha iyi beslenen, kırsal yaşamdan kent hayatına yönelen Türk insanında, Deniker’in ve Kansu hocanın belirlediği özelliklerin çoğu değişmektedir. Nitekim Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu hocanın yukarda bahsettiğimiz çalışmalarında: Anadolu Türklerinde saptadığı en uzun boyun 190 cm, ikinci sıradakinin 180 cm’yi biraz geçiyor olması ile günümüzdeki Türk gençliğinin boy farklılığı bu görüşümüzü desteklemektedir. Kaldı ki, Deniker’in ve Kansu hocanın bu tespitleri yaparken baz aldığı toplumların bütünü temsil etme özellikleri tartışılabilir konudur. Tarihî ve güncel sosyolojik veriler, sarışın olabilen Uygurlardan, çekik gözlü Moğollar ve Kazaklardan, uzun boylu Kafkasyalılardan vs söz ederken; araştırıcının verileri yetersiz, yorumu ise yanlış gözükmektedir.

Tarih içinde, bir millet için kısa bir süre sayılabilecek bu zaman diliminde bu kadar farklı sonuçlar alınmışken; zaman çevre ve coğrafya faktörlerinin etkisinin olmadığı kalıcı tespitlerden bahsetmek mümkün olabilir mi? Millet kavramını değişen değerlerle tarif etmek söz konusu olabilir mi? Bu sorulara olumlu cevap vermek güçtür.

Şüphesiz bu düşünceler ve bilimsel yaklaşımlar günümüz şartlarındaki gerçeklerdir. 60-80 yıl önce yapılan çalışmalarda bilimin bu saptamaları yapmamış olması doğaldır. Ancak o dönem için dikkat çekici olan araştırmaların sonuçları günümüz için tartışmalıdır. Kaldı ki, zaman ve değişen siyasî şartlar içerisinde, gelişen değişimler açıktır.

Globalleşen dünyada ırkçılık, reddedilen, aşağılanan ve çağdışı bir yaklaşım olarak görülmektedir. Olayı basitçe kafatası-kemik ölçmek şeklinde algılayanlar için bu değerlendirmede gerçek payı olabilir.

Ancak unutulmamalıdır ki; ırk-soy ve millet özellikleri binlerce yıl içerisinde süzülerek gelmektedir. Genetik bilimi her canlıda özel şifrelerin bulunduğunu ve benzer-aynı soydan gelen bireyler arasında benzerlikler (ortak özellikler) bulunduğunu göstermiştir.

Son 50 yılda yapılan çalışmalar, insan ırklarında kesin ayrımın antropoloji açısından mümkün olmayacağını göstermektedir. Zira, binlerce yıllık tarihi süreç ve sosyal olaylar nedeniyle saf ırktan bahsetmek mümkün değildir. Belki, Afrika, Güney Amerika ve Avustralya’daki kapalı toplum hayatını devam ettiren küçük kabilelerde saf ırk söz konusu olabilir. Ama genel değerlendirme yapıldığında, günümüzde millet kavramı, kültürel ağırlıklı olarak multifaktöriyeldir.

Bu noktada üzerinde durulması gereken husus, ırkların, millet ve devletlerin oluşumunda oynadığı roldür.

Türk milliyeti için söylenecek sözler de bu genel yaklaşımdan farklı değildir. Tarihte Türk kelimesi ilk kez Göktürklerde kullanılmış, daha sonra ise Türkiye Cumhuriyeti ile devlet ismi olarak gündeme gelmiştir. Göktürkler öncesi ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar olan devrede değişik boy veya hanedan isimleri ile varlığını devam ettirmiştir. Tarihte beliren, Oğuzlar, Karluklar, Moğollar, Uygurlar, Türkmenler, Gökoğuzlar (Gagauzlar), Kıpçaklar, Hunlar, Kazaklar gibi boy esasına dayanan alt kimliklerle ancak kuvvetli merkezî idarelerin bulunduğu dönemlerde birliktelik sağlamıştır. Şüphesiz, tüm bu sayılanlar Türk milliyetinin alt kimlikleridir. Ancak çerçeve genişletildiğinde Orta Asya kökenli ve/veya genetik akrabalığı olan diğer kavimler ve onların günümüzdeki temsilcilerine bakış noktasında yoruma ihtiyaç duyulmaktadır. Yukarda sayılan Türk topluluklarının çok büyük bölümü ile ortak milli-dini değer yargılarına sahip olmamız Türk Milliyetinin bir avantajıdır. Ancak kültürel farklılığımız olan orta Asya asıllı ve/veya genetik akrabalığımız olan diğer toplumlarda durum farklı olacaktır. Turani kökenli Macarlar, Bulgarlar, Moğollar, Kızılderililer gibi toplumlarla tarihten gelen akrabalık ilişkilerimize rağmen, milliyet noktasında aşılması gereken sorunlar vardır.

Tarih içerisinde büyüklük şuuru ile millî devletler oluşturmuş; çevresindekilerle yakın ilişkilere girmiş Türk Milletinin, saf ırk olarak devam ettiğini kabul etmek güçtür. Nizam-ı Alem ve İlâ-yı Kelimetullah için, 1000 yılı aşkın süredir mücadele veren milletimiz, komşu topluluklardan kız ve çocuk almayı prensip edinmiştir. Türk-İslam kültürü içerisine aldığı komşularını milli benliği içerisinde eriten Harzemliler, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Memlukler, Osmanlılar gibi Türk devletlerinden sonra saf ırk iddiasında bulunmak bilimle bağdaşamaz. Şüphesiz ki bu sayılan devletler Türk medeniyetinin sayfalarıdır. Dinamik Türk kültürü bu süreçte olgunlaşmış ve milli benliğin çimentosunu oluşturmuştur.

Günümüzde Türk milliyeti soya mensubiyet şuuruna dayanan kültürel ağırlıklıdır. Irk, hȃkim-millȋ kültürün kaynağıdır. Türk Milliyetçiliğinde ırk ve soya mensubiyet şuuru, milli kültürü yaratan esas faktördür. Soy birliği inancı, milletimizi oluşturan diğer ögelerle birlikte vazgeçilemez bir unsurdur.

Kısacası: kendini Türk hisseden ve alt kimliklerle ayrım peşinde koşmayan herkes Türk’tür. Alt kimlikler, mahalli bir renk olmaktan öte anlam taşımamaktadır. Diğer akraba topluluklarla olan ilişkilerse; “Cihanşümûl Türk Milliyetçiliği İdeolojisi” noktasında önem kazanmaktadır.

. Genetik Bilimi Açısından

İnsan vücudunda biyolojik kimliği belirleyen unsurlar, kromozomlar, genler ve minör-major antijenlerdir. Minor antijen olarak anılan ve eşit olarak anne-babadan gelen 4 unsur (ABO ve Rh sistemleri) hep birlikte kan grubunun oluşmasını sağlamaktadır. Keza, majör antijenler dediğimiz – organ naklinde majör önem taşıyan, anne ve babadan eşit olarak gelen 6 çift olarak bulunan Human Lenfosit Antijenler (HLA) hep birlikte doku tiplerini oluşturmaktadır. Anne ve babadan gelen bu özellikler, asırlar içerisinde nesilden nesile farklı varyasyonlarla devam etmektedir. Aynı soydan gelen kişilerde, benzer antijenlerin kombinasyonun bulunması doğaldır. “Genetik pool” olarak adlandırılan bu özellikler, realitede ancak ve ancak dar bir coğrafyada uzun süre kalmış, diğer toplumlarla ilişkisi olmamış Afrika, Avustralya, Amazon yerlilerinde karışmamış olabilir. Milletimiz gibi geniş bir coğrafyaya yayılmış, farklı toplumlarla temas etmiş sosyal gruplarda ise “genetik pool”un genişlemesi kaçınılmazdır. Kız alıp evdeş yaptığımız, çocuk alıp devşirdiğimiz ve kendi millî kültürümüz içinde erittiğimiz insanların genetik havuzumuza karışmış olmaması mümkün değildir.

“Genetik pool”un oluşmasında etken olan bir diğer faktör kromozomlar ve genlerdir. Her insanda 23 çift kromozom bulunduğunu; bunların anne ve babadan eşit oranlarda alındığını üzerlerinde bulunan genlerle kişilerin anatomik ve fizyolojik özelliklerinin oluştuğu bilinmektedir. Modern tıp ve genetik bilimi insan kromozomları ve gen haritası üzerinde önemli adımlar atmıştır. 23 çift kromozom ve üzerlerinden milyarlarla ifade edilen genetik şifreler söz konusudur. Daha henüz yolun başında diyebileceğiz genetik, biyoteknoloji ve tıp bilimleri, gelecekte genetik şifreleri ve milletlere has özellikleri belirleyecektir. Ziraat, veteriner ve laboratuar hayvanları yetiştirilmesiyle başlayan genetik araştırmalarla, daha fazla ürün veren bitkiler, daha fazla süt-et veren hayvanlar, belirli hastalıkların oluştuğu hayvanlar, genetik kopyalama ile elde edilen canlılar, insan genleri taşıyan hayvanlar (potansiyel yedek organlar?) gündeme gelmiştir.

Tıbbi-antropolojik genetik bilimi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren son derece önemli gelişmelere sahne olmuştur. Elde edilen sonuçlar, genlerin karşılaştırılmasını ve hangi genin hangisinden mutasyonla geliştiğini belirleyecek düzeydedir. Kromozomlar ve genler düzeyinde yapılan araştırmalar gelişerek devam etmektedir. İnsan kemikleri üzerinde yapılan araştırmalar kromozom-gen haplogruplarının belirlenmesinde kullanılmaktadır. Genetik çalışmaların sonunda, her insanda babadan gelen YDNA, anneden gelen mtDNA haplogruplarının varlığı tespit edilmiştir.

Bu çalışmaların, askerî, stratejik ve ticari kısımlarının gizli kalması doğaldır. Zira, milletlerin genetik özelliklerine yönelik çalışmalar stratejik önemleri nedeniyle açıklanmamaktadır.
Bunun yanında, arkeoloji bilimine yeni bir ufuk açan C14 testi ile tarih saptanması imkanı, genetik araştırmalarla birlikte kullanıldığında son derece yararlı olmaktadır. Her iki bilim dalı beraberce değerlendirildiğinde, mezardan çıkarılan kişinin haplotipi, geçirdiği mutasyonlar ve yaşadığı dönem belirlenebilmektedir. Aynı haplotipe sahip kişilerin zamanlaması dikkate alındığında daha eski olanın, yeni olanın soy-atası olacağı ortaya çıkmaktadır. Bu ise soy-ırk belirlenmesinde çok büyük bir fırsatı doğurmaktadır.
Haplogrupların gelişimi ve dağılımı:

İnsanlık tarihi boyunca, annelik ve üreme özellikleri sebebiyle kadınların özel bir yere sahip olmalarına karşılık, aile ve sosyal yapı itibarıyla baba hakimiyetli (ataerkil) toplumlar yaygın olmuştur. Nitekim Avrasya coğrafyasında bulunan sayısız toplum-millet içerisinde sadece Moğollar, Çerkesler ve Yahudiler anaerkildir. Bu sebeple genetik soy araştırmalarında YDNA’nın ağırlıklı olması kaçınılmaz olmuştur. mtDNA ise, saydığımız üç topluluğun yanında “amazonlar”ı araştırasn çalışmalarda önem kazanmaktadır. Bu sebeple değerlendirmemizin bu bölümünde YDNA üzerinde durulacaktır.

İlk insan (Hz Adem) ilk haplogruptur. O sebepten A olarak adlandırılmıştır. Bütün haplogruplar A haplogrubundan mutasyonla oluşmuştur. M.Ö. 55.000’den önce A ve B haplogrupları oluşmuştur. (Bu gün A Etiyopya ve Sudan’da yaşamaktadır. B grubuna ise pigmeler ve Güney Afrika’daki Khoisanlar’da rastlanılmaktadır.) 55.000 yıl önce A’dan C, B’den ise F doğar. C Güney Asya’yı geçerek Avusturalya’ya kadar ulaşır. Pakistan Hindistan ve Sri Lanka’da izler bırakır. C’den ayrılan bir kol Orta ve Kuzey Asya’ya yönelir.

F haplogrubu, 30.000 yıl önce Mezopotamya’da G’yi doğurur. Ek olarak IJK haplogruplarını verir. Daha sonra Hindistan’a geçer H kolunu verir ve orada kaybolur. G haplogrubuna, Aşkenaz Yahudileri, Osetinler, Türkiye’deki bazı Çerkez grupları, İranlılar, Kazaklar ve Hazaraların Pakistan ve Tibet kollarında rastlanılmaktadır. I ve J kolları, Orta Doğu ve Akdenizde yayılmış; K kolu ise, L ve M haplogruplarını verdikten sonra Kuzey Avrupa’ya ve Okyanusya’ya kadar uzanmıştır.

D, N, O, P ve Q haplogruplarıyla 27.000 sene; yerli Avrupalılarda yaygın olan I haplogrubu ile 7.500 yıl; G haplogrubuna mensup olan Farslılar, Ermeniler, Abazalar, Abzahlar, Osetinler, Gürcüler ve Arnavutlarla 7.000 yıl; H haplogrubundan olan Hintliler, Pakistanlılar, Tibetliler, Çingenelerle 3.000 yıl; J2’li Yahudi ve Kürtlerle 2.500 yıl öncesine dayanmaktadır.

A haplogrubundan oluşan C ve D Doğu Asya’ya göç ederler. N, O ve P haplogruplarını oluştururlar. İzleyen dönemde O, Japonya’ya gider. N ise, daha kuzeye giderek Moğolların ve Fin Ogurların atalarını oluşturur. P mutasyonla Q ve R gruplarını oluşturur. Q grubunun bir kısmı Bering Boğazını geçerek Amerikan yerlilerinin atalarını oluşturur. Asya’da kalanlar ise, Tunguzların atalarını oluşturmuştur.

K haplogrubu 30.000 yıl önce bugünkü Türkmenistan İran sınırında NOP gruplarını vermiştir. N haplogrubu, Kuzey ve Doğu Sibirya’ya yerleşmiştir. O haplogrubu ise, Güney Hindistan ve Güney Asya’ya yerleşmiştir. P haplogrubu ise, Altay dağları ve Orta Asya’da kalır; Q ve R (M.Ö. 25.000) kollarını verir. Q kolu Kuzey Doğu Asya’ya yönelerek bir kısmı Amerika’ya geçerken, bir kısmı Asya’da kalır.

C grubu bölgede varlığını devam ettirmiştir. C’nin muatsyonu olan xC3 Hun mezarlarında da bulunmuştur. Türkiye’deki xC3 haplotipi % 8-10 kadardır.

R doğduktan sonra, P kaybolur. R1, 25.000 yıl önce Ötüken’de doğar. R ve ilk mutasyonu olan R1 Malatya’da, Kazakistan’da ve Doğu Türkistan’da kurganlarda bulunmuşlardır. Bunu alt grublar olan R1a ve R1b’nin doğumları izler.

M.Ö. 9.000lerde Urallar’dan kopan R1b’li bir dal Kafkasya üzerinden Anadolu’ya gelerek Çatalhöyüğe yerleştiler. Bu dönemde, Orta Asya’da C, N1a, R1b, R1a lılar kalmıştır. M.Ö. 4.000’de Çatalhöyük’te yerleşenler, Trakya ve Balkanlara geçerek onların atalarını oluşturmuşlardır.

Kafkasya’dan güneye inen dal Kafkaslarda Çerkezlerin sahip olduğu Xabze kültürünün kökenini oluşturan Maykop kültürünü oluşturdu. Bu da Çerkes kültürünün kökenidir. M.Ö. 2.200’e dayanan Turova’yı da R1b liler tarafından kurulmuştur. Maykop kültüründen kopan Hurriler (Esasında Türk boyu olan Subarlar da) R1b’lidir.

Hz. İbrahim’in soyu da Kafkasyadan M.Ö. 22.000 de gelen R1b2’li Sümerlilere dayanmaktadır. Teslise karşı çıkan (İncilde adı geçen) Galatyalılar R1b haplotipindendir. Babili terkedip Kenan iline yerleşen Kassiteliler (Hz. İsa’nın soyudur) Yahudi din adamlarınca Yahudi kabul edilmemişlerdir ki onlar da R1b2lidirler.

R1b oranı Basklılarda % 93, İrlandalılar ve onların ataları olan Keltler’de % 63, İngilizlerde % 45, Almanlar’da % 40’tır. Yunanistan’ın % 16’sı R1b’li Dorların % 22’si R1a’lı İskitlerden gelmektedir. Bugün bütün Avrupa milletlerinde R’nin mutasyonları bulunmaktadır. Yerli Avrupa ırkı I1, I2 ve E’dir. R haplogrubundan olanlar binlerce yıllık tarihte yaşanan sayısız göçlerin sonucudur.

Andronova kültüründen kalma 10 erkek kemiği R1a ve xC3 haplogrubundandır mt DNA’ları ise U4,U2e, U5a1, Z, T1, T4, H ve K2b grublarındandır.

Farslılar G1’li Azeriler R1a’lıdır. Çatalhöyükte ise sıklık sırasına göre R1b>R1a>G2>J1 ve H’dir. J1 Arap/Filistinlilerin, J2 ise Yahudi ve Kürtlerin % 30’unun haplogrubudur. Kafkasyalı Gürcüler % 80, Acaralar % 80, Abazalar %90, Osetler (Asetinler) % 80, Ermeniler % 60, Kabardeyler % 10, Şapsığlar % 40, Besleney ve Bjeduğlar % 20 oranında G2’dirler. Bunların dışındakiler R1b’dirler. Türkiye Türkleri % 24 R1b, % 14 R1a’dırlar. Macarların % 18’i R1a, % 22-24’ü R1b’lidir.

C, Sudan’dan çıkmadan önce D ve E dallarını verir. E, Kuzey Afrika ve Avrupa’da kalır. D ise C’yi takip ederek Güney ve Orta Asya’ya ulaşır.

Bu dönem R1b’nin görüldüğü dönemdir ve atlı göçebe kültürüne aittir. R1b’nin Avrupa’ya göç tarihi M.Ö. 3.500’dür.

M.Ö. 23.000’de, R haplotipinden R1 ve R2 doğmuştur. Daha sonra iyi bilinen üç alt kol ortaya çıkmıştır: (R1’e bağlı) R1a (M.Ö. 22.000), R1b (M.Ö. 20.000), R2. R1b protoTürklerdir. R1a Altaylardan Urallara gelerek burada gelişir. Hem Avrupa’ya hem Orta Asya’ya göçer. R1b ise M.Ö. 10.000’e kadar Urallarla Altaylar arasında yaşamışlardır. M.Ö. 4.800’de Balkanlarda, M.Ö. 4.500’de Slovenya ve İtalya’da R1b’li kişiler bulunmuştur.

R1b, 22200 yıl önce R haplogrubundan ayrılan koldur. Türk halklarında görülen Y-DNA (baba hattı) haplogruplarından biridir. Orta Asyalı ve Urallı R1b’ler Ön Türkleri oluşturmuşlardır.

R1b1a’nın bir kısmı M.Ö. 700 -1500 civarında Kafkasya’nın güneyine inmişlerdir. R1b’nin bugünkü Türkiye’ye gelmesi, İskitler, Kimmerler vasıtasıyla olmuştur. Orta Asya’da kalan grup, M.S. 11. ve 13. Asırda, Orta Asya’dan Güney Asya ve Ön Asya’ya göç etmişlerdir.
R1b haplogrubunun, 16700 yıl önce belirginleşen üç farklı dalı Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında görülmektedir. R1b haplogrubunun büyük çoğunluğu R1b1a’yı oluşturmaktadır.
R1b haplogrubu, çok eski zamanlara dayanması nedeniyle günümüzde doğal olarak çok sayıda millette görülmektedir. (Türk’e akraba-Turani Milletler?)
Orta Asyalılarda, (Başkurtlar, Tatarlar, Kazaklar, Kıpçaklar) R1b1a dalı görülmektedir. Tataristan’da M.Ö. 5650-5555 yıllarına tarihlendirilen kemiklerde bulunmuştur.
R1b 6000 yıl önce R1b2b2 kolunu vermiştir. Bu grup Çeçenler, Kabartaylar, Kumuklar, Karaçaylar, Malkarlar, Karakalpaklar, Terekemeler, Şapsığlar, Vubıhlar (Ibıhlar) Abhazlar, Abzahlar, Dağıstanlılar ve Lezgilerde bulunmaktadır.

R1b1c, genel olarak Batı Afrika’da (Nijerya, Çad, Kamerun, Sudan) görülen daldır. İspanya’da M.Ö. 5178-5066 yılları olarak belirlenmiştir. Pek muhtemeldir ki, Batı Afrika’ya da buradan geçmiştir.

Şekil 2 R1b’nin ana kolları

Genetik ve antropolojik ırktan Millete
Her ne kadar saf bir genetik veya antropolojik ırktan bahsetmek mümkün olmasa da; Türk kimliğinin tarihine bakıldığında yaklaşık 4.500-5.000 yıllık bir geçmişten bahsedilmektedir. Daha öncesi dönemler için proto-Türklerden (önTürkler) bahsedilebilmektedir.
Tarihte devlet ve millet adı olarak “Türk” kelimesi, ilk kez Orhun anıtlarında geçmektedir. (M.S. 8. Asır) Daha önceki dönemlere ait belgelerde ve Çin kroniklerinde “Tikler”, “Hiyung-Nular (Hunlar)”, “Tu-Kiular” gibi kavim adları geçmektedir. ÖnTürklerin tarihi ise M.Ö. 2.500-2.000’lere kadar gelmektedir.

Bu noktada Türk tarihi ile yakından ilgili olan “Turan” kelimesi üzerinde de durmakta yarar vardır.

“Tur” veya “Turan” sözcüğüne ilk olarak, Zerdüşt’ün (M.Ö. 551–479) Avesta kitabında rastlanılmaktadır. Avesta’da t-r harfleriyle temellenmiş birçok kavim veya kabileden bahsedilir ki bunlardan bir tanesi de “Turlar’dır.

İlk önceleri Türklerin atası kabul edilen “Tur”a atfen Tur soyundan gelenler anlamında kullanılan bu tanımlama; daha sonra bütün Türklere hatta Ceyhun Nehri’nin doğusunda yaşayan kavimlere izafeten genelleştirilmiş ve sonuna “an” çoğul eki getirilerek; İranlılar dışında doğuda yaşayan kavimlere ad olarak verilmiştir. Tarih boyunca süregelen İran-Turan çekişmesinin tarafı olarak kabul edilmiştir. Bu süreçte “Turan”, Türklerin yaşamış oldukları coğrafyayı ifade etmek için de kullanılmıştır.

Bununla beraber “Turan” sözcüğü hakkında farklı görüşler de ortaya atılmıştır.
Mesela bu sözcüğün, yine Farsça bir sözcük olan “Tur” sözcüğünün çoğulu olduğunu savunanlar da vardır ki, kelimenin Türkçe’deki karşılığı “cesaret ve yiğitlik”dır. Öte yandan, bazı Batılılar, kelimenin Farsça’sa kötü ruhlu, saldırgan, her şeyi yok eden anlamına gelen “tura”sözünden geldiğini de iddia etmişlerdir.

Öte yandan “Tu”, Farsçada cesaret, gözü peklik” anlamının yanında,”ran” kelimesinin eski Mısır dilinde “kurt” anlamına geldiği de iddia edilmiştir. Her iki kelime beraberce kullanıldığında, “korkusuz-cesur kurt” anlamı çıkmaktadır.

Türk ve Turan tanımlamalarının genetik ve antropolojik arka planına bakacak olursak:
R1 haplogrubu ve mutasyonları tarafından binlerce yıllık (beki de yüz bin yıldan daha fazla) süreçte oluşturulan kültür çerçevesinde oluşan kültürel birikim önTürk kimliğinin doğmasına zemin hazırlamıştır. ÖnTürklerin gelişmesini sağladıkları Anav (M.Ö. 4.000-1.000), Afanasiyevo (M.Ö. 3.000-1.700), Kelteminar (M.Ö. 3.000), Andronovo (MÖ1.700-1.200), Karasuk (M.Ö. 1.200-700), Tagar (M.Ö. 700-100) kültür çerçeveleri Türk kimliğinin oluşma aşamalarıdır.

Bu noktada Türk tarihinin sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla temelleri atan Ziya Gökalp’in bir temel tespitini vurgulamadan geçmemek gerekir.
Gökalp’e göre, aileden milletleşmeye giden süreçte “devlet” çok büyük öneme sahiptir. Zira, devlet, dini ve milli kimliğin oluşması için vaz geçilemez şarttır. Devlet kuramamış toplulukların milletleşmesi mümkün değildir.
Devletlerin kurulması dini kimlik oluşmasının ilk adımıdır. Bu noktada milli dinlerin mevcudiyeti, din eksenli milli kimliklerin oluşmasını hızlandırmakta ve sonuçta, er veya geç milli kimlikler oluşmaktadır. Milli dinlerin bulunması durumunda bu süreç hızlanmaktadır. Öte yandan, evrensel-semavi olarak kabul ve söz edilen dinler de, -uygulamada- her millet için kendi karakterlerine uygun yorumlarla yaygınlaşmışlardır.
Gökalp, Türk milliyetinin oluşmasında üç dönemden bahsetmektedir.
1. İslam öncesi Türkler (kavimler devri)
2. İslam dönemi Türkler (Ümmet devri)
3. Modern Türkiye (Millet devri)
Kanaatimizce, Gökalp’in bu evrelemesinde, -güncel bilgilerin ışığı altında- İslam öncesi dönemi de ikiye ayırmak gerekmektedir. Teolojik açıdan, -esasları itibarıyla-, semavi din kabul edilmesi gereken Göktanrı inancı ile daha öncesini ayırmak doğru olacaktır. Son bilgiler, Hz. İbrahim’in Turan kökenli ve Oğuz Kaan’ın (M.Ö. 234) peygamber olduğunu göstermektedir. (Bu konuda arzu edenler “Geçmişten Günümüze Mistisizm ve Tasavvuf” isimli kitabımıza bakabilirler.)

Sonuç

Türk milletinin geleceği için, ırk ve soy özelliklerinin bilinmesi, genetik yapımızın en önemli hazinelerimizden biri olarak korunması ve yabancılardan saklanması gerekmektedir. Ulu Önder Atatürk’ün ifadesi unutulmamalıdır: “En büyük medarım Türk yaratıldığımdır.”

Türkçülük fikrine yapılan ısrarlı ırkçı suçlamasıyla birlikte; azınlık şuuru yaratılmaya çalışılarak alt kimlikler tahrik edilmektedir. Yaklaşık 30 yılı geçen bir süredir devam eden anarşi-terör düzeyine varan Kürtçülük akımı, bu tahriklerin sonucudur. Henüz açıkça dile getirilmese de başka bölgelerde yaratılmak istenen sunî ortamlar, gelecekte benzer ayrımcı tehlikeler açısından risk faktörüdür. Şüphesiz bu tehditlerin tümü dış kaynaklıdır. Türk Milliyetçiliği ülküsü etrafında birleşmiş Türkiye, güçlü ekonomisi, güçlü sosyal yapısı ve müreffeh insanları ile birliğimiz ve geleceğimizin teminatıdır.

Kaynaklar:

1. Büyük Türk Ansiklopedisi, Ötüken Yayınları. cilt 3 ve 4.
2. Dr, Şevket Aziz. Türklerde kürek kemiği. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 17-18, 1935.
3. Dr. Şevket Aziz. “Anadolu ve Rumeli Türklerinin Antropometrik tetkikleri” Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 11 ve 12, 1931.
4. Dr. Şevket Aziz. Alelumun Prognatisma ve Türk Kafalarının Prognatisması. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 9, 1930.
5. Dr. Şevket Aziz. Hittitlerin kraniolojik tetkikatına methal. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 10, 1930.
6. Dr. Şevket Aziz. Türk Kadın ve Erkeğinin Mukayeseli Sefalometrisi Hakkında bir muhtıra. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 9, 1931.
7. Kamil Hudadat. Kafa morfolojisine dair bir not. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 17-18. 1935.
8. Nureddin Bey, Neşet Ömer Bey, Süreyya Bey, Mouchet Bey, Hamza Bey. Türk ırkının antropolojisi hakkında. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 7, 1929.
9. Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, 2. Baskı Ötüken Yayınevi, 1972, İstanbul
10. Pittard M.E. Küçük Asya Türklerinin Antropolojial Mütaalası. Türk Antropoloji Mecmuası Sayı 8, 1929.
11. Prof. Dr. Kenan Erzurumlu “MHP ve Ülkücülük: Şimdi … Ama nasıl?” Orkun sayı 15
12. Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, “Türkiye’de Antopolojik Irkçılık Çalışmaları-I”, Orkun Dergisi, 1999, Cilt 2, Sayı 19, S 14.
13. Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, “Türkiye’de Antopolojik Irkçılık Çalışmaları-II”, Orkun Dergisi, 2000, Cilt 3, Sayı 30, S 14.
14. Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, “Türkiye’de Antopolojik Irkçılık Çalışmaları-III”, Orkun Dergisi, 2000, Cilt 3, Sayı 31, S 23.
15. Türk Antropoloji Mecmuası, Sayı 13-14, 1932.
16. Türk Antropoloji Mecmuası, Sayı 19-22, 1939.
17. Yard. Doç. Dr. Osman Çataloluk, “Türk’ün Genetik Tarihi”, Togan Yayınları, İstanbul 2012.

Sosyal olun, Paylaşın!

Comments

comments

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir